{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }
Yaşam Sepeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam Sepeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir haylice zaman geçti, büyüyüp adam olacağımı zannetme denizlerinden ayrılıp da yaşlı bir çocuk olma limanına varalı. Çocukluğumda sevdiğim gemileri ve trenleri artan bir sevgiyle hala seviyorum. Ufacıcık bir mutluluk da olsa, İstanbul Boğazında çalışan eski buharlı gemiler ve Haydarpaşadan kalkıp Anadolunun bağrındaki illere varan buharlı trenler ile çokça seyahat edebildim. Gerilere baktığımda, kocaman ilkler ve virajlar olduğunu düşündüğüm bir dolu anıyı onlarla yaşayarak ruhuma, ceplerime doldurmuşum.
Benim çocukluk ve gençlik dönemimin hatıraları onların buhar kokulu baca dumanları ardında hep gizemli, hep cazibeli kaldılar. Övünülecek bir şey olmasa da, ilk sigaralarımı o gemilerin bacalarının üstündeki ay-yıldızın altında içtim. Ruhumun hakim iklimleri, sonsuza değin geçerli biletleriyle gelip onların üst güverteleri veya vagonlarında hiç terketmeyecekleri yerlerine yerleştiler. Üstüne ay-yıldız işlenmiş buz gibi tren camlarına dayadığım kafam, babannemin benim için söylediği "
Uzun yıllar ötesinden hatırını sorayım mı ? Alim Benim, Gülüm Benim" hasret şarkısını ruhumdaki hüzün ekmeğine katık etmeyi traverslerden çıkan tıkırtıların ritmine uydurarak öğrendi.
Bana, kimse
vatanperver olmayı ya da ay-yıldızı sevmeyi öğretmedi, dayatmadı. O yıllarda, çocuk aklım minnacık elleriyle gemiler ve trenlerin camlarındaki, hilalinin uçları yukarı bakan yıldıza dokunarak varoluşunun sebebini hissetti ve öğrendi. Sonraları da vatansızlık ürkütür oldu, beni. Vatanı olmayanlara hep üzüldüm. İçim dağlandı. Bu yüzden ustalarımın hepsine "Din mi ? Vatan mı ?" sorusunu sorar oldum.
Gri gökyüzünün hiç eksik olmadığı Avrupa kentlerinde, köşebaşından dönebilecek bir simitçiyi hayal eden gönlümün niyazı sürekli "
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. " sözleri oldu. Vatansızlığın herşeyden daha yakıcı olduğunu o yıllarda bir simit parçasına dilenci olarak öğrendim. Benim o yaşlarda öğrendiğimi parmak kadar bülbülün ruhu, benden çok önce biliyordu..
Yıllar sonra bir gün, İstanbul Belediyesine ruhları ay-yıldızla kavgalı maneviyat hırsızları girdi. Önce bacalarında ay-yıldız nakşedilmiş gemilere sonra da vagonları buram buram devrim kokan Devlet Demir Yollarının trenlerine el attılar. "Çağ teknoloji çağı, devir sürat devridir" diyerek ay-yıldızlı gemilerin karşısına Yunus Peygamber amblemli gemiler çıkartarak benim gibi insanların çocukluklarını, gençliklerini çalarken Şehir Hatlarını fakr-u zaruret içine düşürüp satın aldılar. O gemilerin her yerine işlemiş ay-yıldızları hiç çekinmeden sildiler. Gemilerimi, trenlerimi çırılçıplak bırakarak beni utanç içinde kimliksizleştirdiler, Boğazın ve İstanbulumun belleğindeki nadide kayıtları sildiler. Oysa üstünde ay-yıldız olan o gemilerle insanlar her daim işlerine de zamanında vardılar, ülkeleri için de çok şey ürettiler. Geç kalmamıza sebep olan ay-yıldızlı gemiler değildi ki !

Karanlık kafaların içindeki ay-yıldızla derdi olan siyah düşüncelerdi, geç kalmamıza sebep olan. Çaldıkları şeyin değerini bilmeyenlerin, soydukları insanların tepkisini kavrayamayacak olması son derece normal gözükse de bunun bir cürüm olduğunu hangi gözden saklayabilecekler ?.

Bilemedikleri ve kendileri için yazık olanı ise, bu yaptıklarının manevi-varı alınmış insanlarda kedi misali bir can havline sebep olacağı gerçeği.

Üstünde AY-YILDIZ olan herşeyle kavgalı adamlar var bu ülkede. Aslında korku filimlerindeki haçtan korkan vampirler gibiler...




-Hiişşş, Feyzo lan !
-Mırrrr
-Feyzii
-Mırrrr
-Oğlum ne ruhsuzsun lan!
-Ses çıkarmaa
-Elinde bişey var oynuyo lan!
-Kurcalamaaa
-Bunun tipi de bozuk
-Ben de pirelendim ama..
-Isırırım lan ben bunu
-Sen zaten pirelisin.. Bırakk yaklaşsın
-Şimdiden ısıriim bitsin
-Lan vıdı vıdı, bi dur.
-Ne diyon ya, elindekini yaklaştırıyo bak.
-Takmaa yaklaştırsın
-Nassı bir tipsin oğlum sen.
-Coolll
-Kanın donmuş oğlum senin
-Yes
-Bak ben acayip uyuz oldum allama
-Baytara, baytara.
-Ne kılsın lan Feyzii
-Ben toptan kılım anam.
-Oğlum kıllanmıyon mu lan sen ?
-Cıkk.. Kitlendimm ben
-Bir bu eksikti. Niye lan.
-Biraz daaa sokulsun tırmalıycamm
-Yok yaa.. Niye sen ?
-Oğlum sen yapınca; sahibin, karakol, polis, hastane.. Tantana, şamata oluyoo
-Egoistsin Feyzoo
-Ben yapınca sessiz oluyoo. Faili meçhull ve iz kalıyoo.. Hareketler sert ve canlı oluyooo.

Son günlerde işin dozunu iyice kaçırıp b......kunu çıkaran Muğla,Aydın,Denizli illeri elektrik dağıtıcı şirketi AYDEM in yönetici ve sahiplerine atf olunur. 15 günde bir sayaç okumaya başlayıp 4 günde saati kapatıyorlar. Elektrik saatleri uzaktan okunamıyor şimdilik. Her bahçeye bir köpek, her elektrik kutusuna bir kedi kampanyası başlatacağım haberiniz ola. Mama parası bir şey değil. Evden artanlarla beslenebiliyorlar. Hem bir dost hem de bir ısırık bir ömre bedel.. Bu da herkese pazar gülmecesi olsun.


İtiş kakış insanı yardım falan gümbürtüsü içinde GOOGLE ın tüm alt yapı hizmetleri 01.06.2010 sabahından itibaren Türkiye Cumhuriyetin de durduruldu hem de TC tarafından. Belki siz büyük kentlerde, bir de yaptığınız you tube DNS ayarlarıyla idare ediyorsunuz ama gizli bir el Türkiyenin bir sürü yerinde;

Google Groups (Grup halinde tartışma, mektup gönderme)
Google Sites (Proje ve Bilgilerin Depolandığı Fikir Platformu)
Google Books (Elektronik kitapların saklanıp okunabildiği Platform)
Google Maps (Harita hizmeti)
Google Video (Video Döküman)
Google News (Dünya Haberleri)
Google Earth (Dünya Coğrafi Harita Sistemi)
Google Sky (Gökyüzü Platformu)
Google Docs (Dökümanların Biriktirildiği Alan)
Google Documents (Proje Dökümanları)
Google Contacts (Kişisel ve İrtibatların Depolandığı Alan)
Google Code (Program Geliştirme Platformu)
Google API (Program Geliştirme Platformu)
Google Analytics
Ve de
Blogger-Blogspot u durdurdu. Bir tek Gmail ve Picasa çalışıyor. Onunda akıbeti yakındır. Yine DNS ayarı falan diye düşünüyorsanız aldanıyorsunuz. Bu sefer girilmesin diye dibine dinamit koymuşlar. Bizimde içinde bulunduğumuz Blogger 'ın falan çalışması için uzun hile hurdalara ihtiyaç var. Sabahın körüne kadar kendi blogumdaki herşeyi kişisel firmamın internet sitesine attım ki okunabilsin diye..
Bendeniz size bu satırları ne yapacağını düşünmekten morarmış pörtlek gözlerle Yunanistan daki bir hizmet sağlayıcı üzerinden yazıyorum. Bizim buralarda Blogger çalışmıyor. Sevgili arkadaşımız geçen sefer ki gibi yine gelip " Ali Abi Büyüttün" demeye kalkmasın. Twitter, Friendfeed BlogCatalog gibi yerleri önce bir okusun.
Acilinden yazılarınızı herhangi bir kelime işlem programında yedekleyerek saklayın. Bir sabah bir kalkarsınız ki elim dızzz dötüm buzzz. Duyan duymayana haber versin..
Çözüm yok mu ? var. Fakat bizim gibi teknik adamların uğraşması gerekiyor. Hanım, çoluk çocuk napıcak ? Hiç. Yani amaç okutmamaktı.. Onu da kıvırdılar elhamdülillah. İsraile böyle mi kafa tutuyosun. Dumanla mı haberleşicez haa ?
Az kaldı, az kaldı. Köpeğin eceli gelince.. Artık gerisini sen getir Ruhiii, benim asabımın rotu çıktı. Sen geldiğinden beri 3 numara don lastiği gibisin..
Zaten hep gergindin, hepimizi de gerdin...


O kadar uykusuzluktan sonra yine uyuyamayıp saat 03:00 dan itibaren HABERTURK TV deki Tarihin Arka Odası adlı programı seyrederken sayın Murat Bardakçı; Türk paraları üstündeki Türk büyüklerinin hatalı resim edilişlerinden bahsederken başka ülkelerin bu konudaki hassasiyetini vurgulamak için Fransada basılmış, üzerinde Küçük Prens in yazarının resimlerinin olduğu 20 Franklık banknotlardaki ufak bir hatadan bahsetti. Bendeniz Küçük Prens hemen bu banknotun 20 Franklık değil 50 Franklık bir banknot olduğuyla ilgili hemen bir elektronik postayı Murat Bardakçı'ya gönderdim. Fakat kendisi üst üste iki kez benim yanlış bildiğimi ve banknotun 20 Franklık olduğunu söyledi. Bu kağıt para bendeniz için- çok mukaddes zira renkleri mavi tonlarında ve Küçük Prensle ilgili her türlü şey üstünde mevcut. Ayrıca benim koleksiyonumda önemli parçalardan bir tanesi. Murat Bardakçı'nın 20 Frank konusu üzerinde ısrarı üzerine 50 Frank'ın yukarıdaki resmini tekrar elektronik postayla gönderince sayın Bardakçı defalarca nazikane bir dil ile özür dileyerek gerekli düzeltmeyi yaptı. Doğal olarak bu kadar özür dilenince mahçup olduk. Ve kendisi bu hatanın sabahın 05 indeki yorgunluğuna verilmesini rica etti.

Ben ve Küçük Prens çok sevdiğimiz bu kahramanın yazarının ve onun hatırasının yanlış hatırlanmaması için yaptığımız haklı düzeltmeden dolayı mutlu mesut uyuduk..



Sonbaharın adımlarını andıran bir gün bugün. Zaman zaman incecik bir yağmur. Zaman zaman ümit veren yumuşacık bir güneş. Ormanın içinde tatlı, davetkar loşlukları kıpırdatarak daha da gizemli hale getiren hafif bir rüzgar. Red edilemeyecek küçük, sevimli uyuşukluklar. Ve yumuşacık bir şehveti sesine yükleyerek şevkatli göğsüne çağıran UYKU.
Stacey Kent söylüyor;
Çiçekli elbisesini giymiş kış bahçesine çağıran bir kız ve hayalleri. Yağmur yağıyor bir kasım gününde.




Bir müddetten beri ofisten günün sabaha devrilen saatlerinde çıkıp eve dönüyorum. Bu avuç içi kadar kasabada bir tek fırıncılar çalışıyor bu saatlerde. Afrika'daki insanların bir dilimine hasret oldukları ekmekleri bizim gibi gözü doymazlara sabaha taze yetiştirmek için kan ter içinde çalışıyorlar. Tek bir dilimi değil, kırıntıları için bile aç insanlar neler vermez ?. Biz neredeyiz ? onlar neredeler. İrdelemeden, vicdanının önünde yığılmadan edemiyor insan..
Demli Hayat adında bir blog var. Zannediyorum bir çift yazıyor. Blog hayatıma başladığımda ilk okuduğum bloglardan biriydi. Ve alyanslarıyla ilgili "İŞARETLENMEK" üzerine yazdıkları bir yazı, gelip beni alnımın tam ortasından vurup gitmişti. O günden beri sürekli okuyorum bloglarını. Geçenlerde ekmek kırıntıları üzerine yazdıkları bir yazı beni yine ciddi anlamda etkiledi ve bir yorum bıraktım. Yorumumun yayınlanıp yayınlanmadığını anlamak için; doğal olarak herkesin yaptığı gibi ben de "yanıt yorumları kutucuğunu" işaretleyiverdim. Arkasından da yayınlandığına dair ileti geldi. Fakat ben bu yazı ile ilgili aboneliğimi iptal etmediğimden dolayı bugün akşam saatlerinde, sözünü ettiğim "ekmek kırıntıları" yazısından bir ileti daha geldi. Bir okuyucu daha aynı yazıya yorum bırakmış. Yazının ruhu " tepkisizleşmek, duyarsızlaşmak" üzerine. Daha bir iyi anlaşılması adına yorumları aynen alıp aşağıya kopyalıyorum.

3 Yorum:

tatlıhayat
SİZİNLE AYNI FİKİRDEYİM,NASIL BÖYLE DUYARSIZ,KAYITSIZ BİR TOPLUM OLDUK BİLMİYORUM.SEVGİYLE...

Ali İkizkaya
Küçük Kızın davranışı beni ne kadar duygulandırdı ve sarstı ki tarifi zor. O minicik ellerin arasındaki biz büyüklerin dahi zor tutacağı dağlar kadar bir felsefe. Ellerinize ve bizle paylaşan yüreğinize sağlık

ozgur
Sormayın ne kadar duyarsızlaştık,o kadar olur ,en az tıklanan yazılarım,çevremdeki yardıma muhtaç insancıklardan bahsettiklerim:(


Yukarıda en son yorumu bırakan Özgür Hanımefendinin tespiti beni bir kez daha sarsarak çıkardığım kendime ait sonuçların hiç de boş olmadıklarını görmemi sağladı.
Bahse konu ufacık kırıntılarda hangi çıkarımlar mı var ?

  • İnsanlar açlık ve yoksulluktan bahsedilmesini istemiyorlar
  • İnsanlar hüzne ve acıya dair tüm meseleleri görmezden geliyorlar.
  • Sanal, sunni, sahte, inorganik her türlü gülümseme, tebessüm, kahkaha ve mutluluk hatırlatıcısına tapıyor, çekiliyor insanlar
  • Haksızlığa, yalana, adaletsizliğe tepki göstermiyorlar
  • Artık insanlar görmezden, duymazdan, okumazdan gelmeyi bile aşmışlar ego dan sebep
  • Hayata dair her türlü gerçeğe HAYIR
  • Tüm sanal uyuşturucalara EVET
  • En önemli kelime her şeyin içine mutlaka tıktığımız "BEN"

Oysa tabiat bize devrimci olmayı ve savaşmayı öğretirken neden bu hazıra ve fark etmemeye düşkünlük. Neden ÜRETMEKTEN vazgeçiş ?. Yerini hayat kaynağı kalbimizin tam üstünde bir organ niyetine işaret ettiğimiz VİCDAN'ı neden bu red ediş ?...
Allah'ın koyduğu tabiat kurallarının içinde yaşayan her canlı gibi biz de, mutlaka bir gün çekip gideceğiz. Ölüm bizim kapımızı çaldığında fark etmeyen biz için, çok şey fark ederken diğerleri içinse hiç bir şey farketmeyecek ..
Oysa fark etmeli insan .., Fark etmeli ki insanlık ilerlesin ...



Kedilerle uzak yakın alakası olan ya da onlarla birlikte bir müddet yaşayanların bildiği gibi;
Kediler ufak, dar ve sıkışık yerleri sever. Bunun sebebi belki de zor olanı başarma itilimiyle mükemmel olma çabalarıdır onların. Belki de gizemlerinin bir parçası..
Benek ile ilk dost olduğum ayların sonunda akşamları da evde kalmaya başlamıştı. Yemek yaparken mutfakta yere attığım poşetlerle oynarken naylon torbadan çıkan hışırtıyı sevdiğini düşünürdüm. Bir gün sırf ona değişik bir oyun sunmak adına; Benek i üstünde durduğu naylon poşetin içine koyup sallamaya başladım. Bu hareketime ters bir tepki vermediği gibi hoşnut olduğunu belli eden sesler de çıkartmaya başladı. Sonunda onu sallamaktan yorulup poşetle birlikte mutfak kapısının sapına astım Benek i. Kafasını torbanın saplarının arasından çıkarıp benim yemek hazırlayışımı seyretmişti. Bu küçük oyundan sonra aynı ritüeli sıkça tekrarlar olmuştuk. Bazen de omuzuma astığım ağzı açık bir çata ile onu gezmeye bile götürebiliyordum. Koltuk altımda ve dokunabildiği sürece sorun yoktu...
Çocukluğumda bildiğim ama bu yaşlarımda unuttuğumu keşfetmiştim.. Dar, sıkışık ve saklı yerlerin daha güvenli olduğunu..
Evet görüldüğü gibi valizim hazır ve ben yine içindeyim.. Gitmek.. Yine uzunca bir yolculuk için. Bu yolculukta başarısızlık gerçeğini ve yenilgiyi kabul etmenin de bir erdem olduğunu irdeleme çabasıyla geçecek.
Yola çıkma zamanıdır. FaceBlog ta rastladığım herkese tekrar teşekkür ederek ayrılıyorum. Hepinizin hoşça ve esen kalmanız dileğim ile...


Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı
Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan

Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta


Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana

Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan

Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil

Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk

Tetikte kendi parmağımız yabancının değil



Rıfat Ilgaz

Her türlü örf, adet ve geleneğin içindeki maneviyatın, liberalleşme ve onun taraftarları eliyle yağmalanmadığı, boşaltılmadığı günlerdi. Yani benim çocukluk günlerim. O vakitler sütçü, ayakkabı tamirçisi, temizlik işçisi, doktor, mühendis bebelerinin bir arada oynadığı, aynı sınıfta öğretim gördüğü yıllardı. Beslenme çantalarına (o da amerikan bezinden bir torba) öyle şaşalı şeyler konmazdı, başka çocuklar yoksundur diye. Bir elma, iki dilim ekmek ve bir parça beyaz peynir. Hepimiz yokluk nedir bilirdik, paylaşırdık.
İlkokula başlarken hocalarımızın eline teker teker, "Eti Senin Kemiği Benim" diyerek bırakılırdık. Hoş.. o yıllarda, eti öğretmenleri tarafından yenmiş kuru kemik bir bebeye hiç rastlamadım. Bilakis hepsi de gürbüz ve güzel insanlar oldular, yıllar içinde. Bizden çok ufak olmasına rağmen aynı okula gittiğimiz bizim apartman görevlisi Ali Amcanın Kızı Kezban, amerikada çok tanınmış bir nükleer fizikçi oldu. Bunu söylerken hep tatlı bir hüzün sevinç karışımı duyarım. Yokluğun içinden çıkan pırıl pırıl bir kızdı o. Şimdilerde nasıldır bilmiyorum ama benim zamanımda kadın hocalar çoğunluktaydı. Aile toplantılarında, ebeveyinler kendi aralarında yahut bizlerle konuşurlarken "Hoca Hanım" dendi miydi.. bir durulurdu. Ağır çok ağır, bir o kadar da saygıdeğerdi hoca hanımlar. Tatlı da bir korku beslerdik kendilerine. Ama içlerinde benim ilk aşkım olan Betül Hoca gibi çilli, örgü saçlı gencecik kızlarda vardı. Akıllı, uslu, bir baltaya sap olmuş güzel insanlar yetiştirdiler hocalarımız. O eğitimcilerin en genci bugün babamla aynı yaştadır ve belki de içlerinde Sonsuz Doğu'ya göç etmiş olanlar vardır. Diyeceksiniz ki kimler göç etmedi oraya.
Aynı anneannem gibi..
Deniz Kuvvetlerindeki hizmetime başlamadan önceydi.. Telefon çaldı, sabahın bir vaktinde. Hep sevimsizdir, gecenin geç saatlerinde yada erken sabah vakitlerinde çalan telefonlar. Pek hayırlı haber vermezler. Annem açtı telefonu. Donup kaldı bir an. Yere düşmeden önce " Annem" diyebilmişti. Annem, kardeşim ve ben hemen Karamürsel'e gittik. Rahmetli anneannem bir bayram öncesi günü sahurdan sonra yatağında, aynı niyazlarında olduğu gibi bir nefeste emaneti asıl sahibine teslim edip, uçup gitmişti. Annemle birlikte anneannemin odasına girdik son bir kez. Annem ona Boşnakça, "Annem, Güzel Kızım" diye başlayan son bir konuşma yaptı ağlayarak. Kendisinin küçük bir kız olarak yapayalnız kaldığından bahsetti. Saçlarını sevdi, annesinin. Sonra eğilerek defalarca annesinin ayaklarının altını öptü hakkını helal etmesi için. Böyle bir ritüeli ilk defa oracıkta annem ve anneannem ile öğreniyordum. Bu veda ayininden sonraki yıllarda hep sorup durdum kendime, "
Acaba erkekler , tüm yaşama dair bildiklerinin kadınlar eliyle kendilerine öğretildiğinin farkında mı ? diye ..
Yürümek gibi, konuşmak gibi, okumak gibi, karnının doyurulması gibi ..
Liberalizmden çocukluğa, oradan ölüme ve öğrenmeye kadar uzanan ne çok parçacığa dokunup geçmişim. Bilmişim ki yazmışım. Öğretmişler. Belletmişler.. Kimlerin hakkı yok ki üzerimde, bunca şeyi bilmemde. Özellikle de öğretmenlerimin. Şu zamana kadar alın terim ve bilgimle kursağımdan geçen her lokmada payı olan öğretmenlerimin ve bütün öğretmenlerin -
bir teki hariç- ayaklarının altını öpüyorum, ödenmeyecek haklarını bir nebze olsun helal etmeleri için.
Ve herkese güzel, sıhhatli, mutlu ve yalnızlıktan uzak bayramlar diliyorum.
Şimdiden iyi bayramlar dilediğime bakmayın. Ne tatile ne de başka bir yere gideceğim. Ama sizlerden bir isteğim var, onun için yol yapıp kapı aralıyorum aslında. Bu bayramı ve bundan sonrakileri, biz yazan insanlar olarak farklılaştıralım. Gelin, bana elektronik posta adresimden adreslerinizi yollayınız. Ben de sizlere güzel bir dolmakalem ve el yazısıyla yazılmış kartpostallar atayım. Bura kuşlarının sesini, ağacının, çiçeğinin kokusunu yollayayım. Bol iyotlu Ege sabahının aydınlığı olsun zarfların içinde. Bu bayram benim için de, sizler için de başkalaşsın. O faturalardan başka bir şey girmeyen posta kutularınızda bir dosttan ve onun elinden çıkmış, azıcık yalnızlık, çokça arkadaşlık ve bolca muhabbet kokan bir kartpostal bulma sevincinden ne kendinizi, ne de beni mahrum edin.. Bundan böyle, aramızda bir adet ile yeniden postacının ayak sesleri beklenir olsun.
Ve ben de, dostlara gönderilen ufacık bir selamın diyeti olan pulun altındaki acı, kekremsi tadı dilimde duyumsayabileyim.



Herkes ordan oraya deli gibi koşuşturup duruyor yalnızlığını bir an önce kapının önüne defetmek için. Hepimizin elinde birer "En İyisi Benim" , "Mükemmeli Burda" yazılı pankart atlayıp zıplayıp duruyoruz yığınların içinde. Bir tebessüm, bir şirinlik ve bolca maske her sabah evden çıkarken alıp lüzumunca kullandığımız. Sadece farkedilmek ve bir an önce o kara pelerinli kimsesizlikten kurtulabilmek için. Tek bildiğimiz o yalnızlıkla ilişkiyi kesme isteğimiz.
Peki o biriciği neden ve ne için aradığımız üzerine ya da bulduğumuzda nasıl tanıyacağımızla ilgili hiç düşündük mü ?.
O yeganeye zaman içinde nasıl hazırlandık ve O'nun için çantamızda neler biriktirdik ?.
Ondaki anahtarın bizim kilidimizi çözeceğini hangi kodlarla deşifre edeceğiz ?
O'nun kilidini açacak algoritmayı biz hazırladık mı ?
Bunlardan da önce, o yalnızlık adındaki günah keçisinin bizim bahçemizde dolaşmaması için "Ne" arıyoruz sorusunun altında yatıyor herşey.

Her insanın bedeninde tıbbi bilimsel araştırmalar sonucunda kanıtlanmış olarak hem dişilik hem de erkeklik hormonları var. Yani dişi ve erkek bir arada. Hem eril hem de dişi bedende. Kainatın varoluşundaki anayasaya uygundur bu. Her şey zıddı ile kaimdir. Dualité. İkilik Yasası. Gecenin bilinmesi için gündüz, sıcağın bilinmesi için soğuk, erkeğin bilinmesi için dişinin gerekliliği gibi. Birinin bittiği yerde diğeri başlıyor. Fizik ve hormonel yapımızın ağırlıklı yada baskın tarafı ise bizim anladığımız cinsiyetimizi belirliyor. Tabiatın koyduğu, ilmin bulduğu gibi geriye kalan dişil veya eril kısım geri plandaki bir oyuncu gibi gözüküyor. Yıllar yılı ön plandaki cinsiyetimizle yaşıyor ya da yaşadığımızı düşünüyoruz. Birincil kimliğimizle yalnızlığımızı sihirli parmaklarıyla yok edecek ötekine öyküleniyoruz. Oysa mantık serisi itibariyle bizim birincil kimliğimizin arkasında duran eril yada dişil parça oyunu idaren eden yönetmen haline geliyor. Biz de o yönetmenin baş oyuncusu oluyoruz birincil kimliğimizle. İnsan bu geride kalan görünmez kendi parçası ama zıttı olan kısmı yaşayamadığı için onun aynısını verecek diğer cinsiyetten bir birey için aranıp duruyor. Hep sevgili diye betimlediği, öykülendirdiği ikinci cinsiyetini özlüyor aslında. Arzulanan, beklenen fakat gelmeyen sevgili O. Eğer O arkada kalmış ikinci kimliğimiz denilen bölümü, O'nun gerçeğine uygun oynayan karşı cinsi bulduğumuzda duruyoruz. İkisi de birbirini tanıyor. Kendileri kadar iyi biliyorlar diğerini. Bu tip hallerde biz bir "Déja Vue" olduğunu zannediyoruz. Transversal ayna kullanırsak eğer "BEN" çıkıyor ortaya ki...
Son derece sarsıcı. Bu etkiyi yumuşatmak istersek eğer; Ayna da gördüğümüzü sevebilmek için öteki kimliğimize ihtiyacımız var. Eksik olan parça, hep ihtiyacımız olan, bizim birincil kimliğimizle ortaya koyamayacağımız diğer cinsiyetimizi oynayacak bir aktör ya da aktris arıyoruz gerçekte.
Yani Öteki Ben....
Beni bana anlatacak olan. Çünkü "Ben" eksiğim. Tamamlanmak istiyorum. Ya da benim yarım kalmış tamamlanması gereken en güzel hikayem.....

Evet ! Sen, Benim
Kendime Dahi Anlatmakta Aciz Kaldığım En Güzel Hikayemsin. Bana beni anlatırken benim de seni sana anlatacağım.........
Sadece tek bir şey saklı bu hikayede.
1 iken 2, 2 iken 1 ,
Birken 2, 2 iken Tek olmak.........





Musluğu açtı. Bir müddet sıcak suyun gelmesini bekledi eliyle kontrol ederek. Sıcak huyu hissedince uzanıp traş fırçasını suyun altına yerleştirdi. Fırçanın suyun altında yumuşamasını beklerken aynaya eğildi. Eliyle sakalının beyazlamış kısımlarına dokunup tebessüm etti kendine. "Yıllar tabii" dedi aksine. Tebessümü biterken aksinin göz bebeklerine takıldı gözleri. Bir müddet dört göz bebeği birbirine baktı dik dik. "Göz bebekleri niçin siyah ?" diye sorarken kendine, her şey sustu. Karardı her yer. Göz bebekleri, aksinin göz bebeklerinden geçip aynanın sırrında durdu. Boyut kavramının olmadığı bir yerdeydi. Yönünü tayin etmek istese de düştü. Sadece "Neden ?" diye seslenebildi. Yankılanmadı sesi o boyutsuzlukta.....
Fırçanın lavaboda devrilişiyle geri geldi. Gözleri lavabonun iç çeperlerindeki su tanelerine takıldı. Göz kapakları kapanıp açıldı. İki damla göz yaşı karıştı lavabodaki su tanelerinin arasına. Başka tanelerle birleşip tek, yegane oldular. Ellerini lavabonun kenarına dayadığında hüngür hüngür ağlıyordu. Ve bir yandan "Sevgi", "Yaradılışımın Sebebi Sevgi" diyordu. Göz yaşlarını silerken "Öyleyse" dedi.
Ve Öyle İse;



O
Kendini
görmek, istedi
her yönde her yönden ...
Görmek için ayna, aynalar gerek dedi
Sırrının üstüne döşedi cam gibi parlayan yıldızları, gezegenleri
Gördü kendini her birinde
her yönde ...
Bir aynayı aldı eline
Döşedi, boyadı, süsledi dilediği gibi
Var olan hikmetinden aksettirdikleriyle
Şekil verdi bir aksine iki kol iki bacak
Yetmedi ik
i göz iki kulak
Sevdi bu aksini
Giriverdi içine saklandı sır oldu

Görüntü canlandı ben demeye başladı
Merak etti ben, beni
O istedi, ben görsün kendini
Ben aradı O nu
Yerde, Gökte, Ayda, Güneşte, Şimşekte
Korktu göremedi, sevindi göremedi
Ben olarak
kaldı gitti aynanın derinliğinde
Ne zaman ki gördü gören gözü içinde
O gözle gördü kendini, evreni
Görünen gören oldu,
Görenin görünen olduğu gibi ...
her yönde, her yönden ...

Aynanın sır'ı iyi değilse
Nafile;
Ne kendi
n ne de siyretin görünür.




Biliyorum Orda Olduğunu!
Hissediyorum.

diyebilmeyi ne çok isterdim şimdilerde. Diyebilmek de yok, çekti gitti diyeceğim ama değil. Çekip gidenin sebebi gitti. Daha doğrusu çalındı.
Evet çalındı !
Aynen bakkala ekmek almaya giden bir çocuğun eve elleri boş dönüşü gibi. Ne ekmek ne de para var avuçlarımda.
Sorsan ?. "Bak ! Yoklar ki" diyeceğim.
Şimdi gözlerini gözlerime dikip yarı yumuşak, biraz sert kaşlarının uçlarını birbirlerine yaklaştırarak diyeceksin ki ;
-Bu kadar aptal, şaşkınmısın sen ? Ne oldu ? Anlat !
Anlatsam inanırmısın bilmiyorum ki ? .

Evet! Yola çıktığımda avuçlarımın içi doluydu ve ben ekmek alacaktım.
-Son kalanımız olduğunu bilmiyormuydun ?
-Şaşkın. Şapşalın tekisin. Kime verdin ?
Haklısın birisine verdiğim doğru ama şapşal değilim ben. Avuçlarımın içindekinin değerli olduğunu biliyordum. Onunla karnımızı doyuracaktık birlikte. Ve sıkı sıkı tutuyordum kaybetmemek için.
-Tutuyo
rdun da ne oldu ?
Eczahanenin önünde o gri kediyi görünce Cicozun gidişi aklıma geldi. Biraz ağladım.
-Bu nasıl bir huy ?
Balkondaki çiçekleri nasıl seviyorsun ?. Öyle bir şey galiba. Sokağın köşesini dönerken seyyar dondurmacının arabasına bakıyordum. Mavi renkli bir havlu örtmüştü dondurma kutusunun üstüne. Sonra renkli külahlar dizilmişti boy boy yanlarına. Limon diye bağırıyordu. Belki bir külahı birlikte yiyebiliriz diye düşünüyordum.
-Yalan söylüyorsun. Dondurma Yedin Değilmi ? Göster Bakalım Dilini !
Hayır yalan söylemiyorum. Tenbih ettiğin gibi dikkatimi dağıtacak hiç bir şey yapmadım
. Sadece uzaktan bakıyordum.. Köşede çarptı bana
-Ben sana adamlara dikkat edeceksin demedim mi ?
Söylemiştin. Ben de öyle yaptım ama adam değildi ki..
-Nasıl yani ?
Senin diktiğin şu kahverengi elbiselerden biri vardı üstünde. Uzun saçlı, su yeşili gözleri olan bir kadındı.
-Nasıl yani ?
Evet ! Yumuşak sesli bir kadındı. İsmimi biliyor ve beni tanıyordu. Elinde bir çanta ve yanında da kızı vardı. Bize çaya geldiklerini söyledi.
-Sen de inandın değilmi ?
Sen bana öğretmedin mi ? kadınların yalan söylemeyeceğini . Özellikle de annelerin. Hem gözlerimin içine bakarak konuşuyordu. İnandım. Bir de her şeyi biliyordu.
-Peki ne yaptı sana ?
Eğildi. E
lleriyle saçlarımı düzeltti. Ağlamıştım ya. Yanaklarımı sildi. Gözlerimin içine bakarak ismimi söyledi.
-Yalan söylemeye başladın. Geliyor.
Hayır. Anlattıklarımın hepsi oldu. Neden ağladığımı sordu ?. Onun da kedisi varmış. İsmi Cicoz muş. İnandım ona. Hem sevdim de. Avuçlarımda ne olduğunu sorduğunda ekmek almaya gittiğimi söyledim. Ben bakkala uğrayıp geleceğim ekmeği alırım dedi. Ben de açtım ellerimi. Avuçlarımdakinin hepsini verdim ona. Sen git apartmanın kapısında bekle beni dedi. Gidip merdivenlerde oturdum. Bekledim onu. Avuçlarımdakileri almıştı. Ekmek getirecekti. Yalan söylediğini bilmiyordum. Ama gelmedi. Arada bir kapıdan baktım. Yoktu.
-Yani çald
ırdın elindekileri öyle mi ?
Hayır. Şapşal değilim ben. İnandım
-Bunca hikaye bir dondurma için ha ?
Cümlesinin son harfinde sol yanağı yandı. Bir an için bir çok çocuğun gördüğü en iç acıtıcı yıldızlardan bir tanesini gökyüzü yerine onun ayak uçlarında gördü. Kıpırdamadı yerinden. Bir gözü diğerinden önce ağladı. Günlerce pencereden baktı. O yumuşak sesli, su yeşili gözlü kadının gelip, yalan söylemediğini ve bunun bir külah limonlu dondurma için olmadığını anlatması için...
........
Algida kamyonundan inen şöför ellerini açmış avuç içlerine bakan o adama dikkat etti bir müddet. Kimbilir ne zamandır oradaydı ? Ve öylece bakıyordu.
Avuçların
dan giden, yiten, söylemek istemese de çalınan neydi ? Bu denli derin eksikliğini hissettiği ?.
O adam avuçlarını kapatırken düşündü ..
Sahi, o tokatı atan annesi olsaydı. Biraz yanar sonra kızarır. Ertesi günde gül bitiverirdi yerinde.....





Görsel : Magda Berny

Yer : Bloggistan Devlet Hastahanesi
Servis: Psikyatri
Saat 6 Haziran 2009 07:30

-Pısst
-Ne var ?
-Öykü Hemşire !
-Ne var ?
-Giitmee !!
-Gitcam.
-Niye ?


-Boynum aarıyoo.
-Papimle masaj yaparım. Geçer.
-Oldu.
-Aşşalıyomusun ?
-Yüzcemm
-Ayarlarız.
-Tokyo, güneş,plaj. Anlamazsın.
-Kucanaa Oturimmi ?
-Yılışmaa !!
-Bi kavanoz Gül Reçeli ?
-Iıııhh

-O sevdiğin dondurmalardan falan ? .. Kamyonuyla hem de ?
-Cııkkk

-Giitmee !!
-Olmass. İn aşşaa !
-Hastane gastesine yazarım !

-Ne ?
-Bi de tırmalarım
-Hadi, Hadiii !
-Cırrt
-Ayy ! Tırmaladın.
-Bu bir, bu da ikincisi


Sevgili Öykü Hemşire !
Günde iki doz senin tedavinle sevgiden umudunu yitirmiş, espri kabiliyeti kaybolmuş bir adamken yukardaki satırları yazabiliyor hale geldim. Kendi payıma sana iyi tatiller diliyorum. Seni özleyeceğim.

İnsan ne çok söz veriyor gündelik hayatında. Hem de yerine getirip getiremeyeceğini düşünmeden. Bir çırpıda ağız dolusu sarf ediyor. Hayır dememek için. Elde etmek istediklerinin dürtüsüyle takıyor şirin maskesini. Cıırrtt. Konuşuyor da konuşuyor. Tablo bir çeşit ağız ishali vakasına işaret ediyor. Altı değil de çenesi tutmaz oluyor. Kısıtlı beyinle ağız arasındaki bağ kopuyor bu rahatsızlıkta. Sonra mangalda ne kül, ne duman .. Etraf ise darma dağan.
Yapılmayanların ardından gelsin kırgınlıklar, kızgınlıklar ve daha da dehşeti ayrılıklar, ayrılıklar...

Söz verip yapmamak mı , yoksa yapamayacağımızın idrakinde mi olmak daha iyi ?.

Nasıl olsa söz verilen bir insan. Kolaydır. Basittir.

Hiç Tanrıya söz verdik mi ?

Verip de tutmadığınız oldu mu ?.

Eğer olduysa sonunda neler oldu ?

Başınıza hangi kabaklar patladı ?

Bu soruların cevaplarını kişisel yaşanmışlıklar haricinde bilemiyoruz.
Fakat tek birinin haricinde...

Tanrı milyonlarca yıl önce Timsah'ı ve ardından Hipopotam'ı yaratıyor. Namı diğer Su Aygırı. Ben sevimli bulduğum için Hipopotam diyorum. Tanrı Timsah'ı Afrikada sulara bırakırken " Sen sudaki canlılarla, balıklarla besleneceksin. Sen bir etobursun" der.
Arkasından döner, sıradaki Hipopotam'a ve on
un cüssesine bakarak "Sen de ormanlarda yaşayacak, hayatını karada sürdüreceksin. "Bu etobur cüssen için karada yeteri kadar yiyecek var" der. Ve Hipopotamı ormana bırakır.
Nehirlerde balık bol, sular serin, Timsah'ın keyfi yerindedir yerinde olmasına ama Hipopotam mutsuzdur. İçi, ruhu hep suya çekilmektedir. Aylı gecelerde gidip nehir kenarına oturur ve hayaller kurar orda yaşadığına dair.
İçinin çok sıkıldığı, tahammülünün kalmadığı bir gece Tanrıya yalvarır.
Tanrım! Benim ruhum, bedenim, her şeyim suya ait. Ormanlarda mutsuz ve boş bir hayat sürüyorum. Canımı almanı istiyorum der.
Bulutlar aralanır ve Tanrı konuşur Hipopotamla.
O etobur cüssesinin çok yiyeceğe ihtiyacı olduğunu ve suda yaşarsa Timsah'a hiç bir şey kalmayacağını anlatır.
Hipopotam ağlayarak söz verir Tanrıya. Sadece ot ile karnını doyuracaktır suda yaşamasına izin verir ise Tanrısı. Kabul eder Tanrı Hipopotam'ın verdiği sözü. O hayaliyle yıllarca avunduğu nehirlere bırakır kendini Hipopotam. Ve hiç bir zaman Timsah'ın yiyeceğine dokunmaz, otla beslenir. Bu yüzden Hipopotam otoburdur... (Afrika Söylencesi)

Yakınlarda bilim adamları Hipopotam'ın et de tükettiğini keşfettiler. Meğerse yalan söylemiş ve Tanrıyı kandırıyormuş Hipopotam. Eeee !. Yalancının Mumu Yatsıya Kadar. Bu durumda Tanrı Hipopotam'ı sonsuza dek kabak yemek zorunda bırakır mı ? bilemiyorum ama...
Aramızda dolaşan, eşref-i mahlukat dünyasında Zekii-TahtaBurun familyasından hayvanat alemindeyse Hipo'ya denk gelenler korkusuzca devam ediyorlar yaptıklarına evrenin bilmesine rağmen.
Tanrı mağfiret sahibir. Akla sahip olmayan Hipopotam için Kabak Dolması seçeneğini çalıştırma ihtimali olsa da ..
Akıl ihsan edilmiş bizim Hipolar ise habersizler açtıkları yaralardan, yıktıklarından ve hakaret ettiklerinden.
Ve bir de habersizler Tanrının onlara da bir gün Çiğ Kabak yedirebileceğinden.


** Yalan söylemeyi kişisel özgürlüğü olarak gören eşref-i mahlukata ithaf olunmuştur.


Hastahane koridorunda sıra beklerken gözüne takılan karşısındaki şu küçük kırmızı kutu ne kadar çok şey anımsattı kendisine. Küçüklüğünden beri onu alıp uzak diyarlara götüren gemilere kadar ulaştırdı. Hep sevmişti o gemileri hele buharla çalışanlarını. Bu dileğini bilen Tanrı askerliğini bahriyede yapmasını sağlayan olaylar serisini sağlamış ve şimdi de deniz sektöründe çalışıyordu. Ne çok şey hayatında yıllar öncesinden etkileşime girerek bugünleri hazırlamıştı. İsteklerin de rastlantısal olmadığını düşündü . İnsanların ve ruhu olduğuna inandığı gemilerin de istekleri vardı. Kendisi gibi onlar da doğuyor, yaşlanıyor ve ölüyorlardı. Ve onların da korkuları vardı ..
Gemilerde karaya oturmak, fırtına, batmaktan ziyade en korkulan şey yangındı. Her gemi person
elinin ufaktan büyüğe düşüncesinin bile elini ayağını titrettiği bir felaketti. Şimdiye kadar kendinin başına hiç gelmese de deniz insanının içine işlemiştir. Bu yüzden gemilerde sürekli talim ve bundan korunmanın provası yapılır. Gecenin bir yarısı her şey sulh sükun içinde giderken birden iç yırtan, insanın iliklerine kadar buz kesmesine sebep olan sirenler çalmaya başlar uçsuz bucaksız okyanusun ortasında. Arkasından da bütün devrelerden "Tüm Personel Görev Yerlerine" diyen o soğuk, gelmesi istenmeyen simsiyah ses duyulur.
İlişkilerde mi böyledir ?. Onlar için bir yangın talimi var mıdır ?. Tehlike anlarında ilişkilerin uygulanabilecek kurtarma planları olmalı mı? gibi düşüncelerin arasında gidip gelirken aklına parlak bir fikir geldi.
Karşısında duran şu kırmızı camlı kutudan bir tane satın alınmalıydı her ilişkinin mabedine. Hani şu içinde " Acil Durumlarda Camı Kırınız " diye yazanlardan. Aklını pek bir sevdi. Nasıl düşünememişti daha önce. Oysa zamanında keşfetmiş olsaydı onca ilişki yanıp kül olmaz ve sonsuz olurdu. Bir müddet sonra " Düğmeye basılsa da Ne Olacak. ? Düğme nereyi harekete geçirecek ki bir ilişkide. Kurtarma malzemesi ve merkez yok." diye düşündü. Fikir yine yatmıştı teknik imkansızlıklardan ötürü. Sıra numarasına baktı ve daha vardı. Bir sigara için bahçeye çıkmak üzere kalktığında önünden geçen hemşireye yol verdi. Kadının elindeki tahlil için etiketlenmiş cam tüpler dikkatini çekti. Bulmuştu çözümü.
Bahçede cigarasının ilk nefesini aldığında. "KAVANOZ" dedi.
İlişkileri çözecek ve sonsuz yapacak malzeme bir cam kavanozdu.
Yapılması gerekenleri süratli bir şekilde kafasında sıraya dizdi. Her çift için şu züccaciyecilerde satılan orta büyüklüklükte cam bir kavanoz edinmek gerekiyordu. Her iki kişi de bu kavanozun içine ilk tanıştıkları günki hislerini yazdıkları birer notu öperek koyacak. Daha sonra gözlerini kapatıp birbirlerine karşı duyduklarını düşünerek derin bir nefes alarak kavanozun içine üflenecek. Ve kapak kapatılacak. Böylece ilk anın hissedişleri, sevgisi, anlamı ve kokusu kavanozun içine saklanabilecekti. İşte bu olmazsa olmaz esas kurtarma malzemesiydi . Ya bu malzemenin kullanım şekli ve anı ne olmalıydı ??
Gelin ! Kendi içsel malzememiz ile bu basit icadı imal edip sevgi mabedimizde yüksekçe bir yere yerleştirelim. Bu yer, onu her gün hatta her an görebileceğimiz aydınlık ve sağlam bir bölge olsun. Eğer bir gün kaza eseri de olsa diğerimiz panik düğmesine bastığında o kavanoza koşsun. Ve kapağını açarak önce notlardan birini okuyusun. Ardından da derin bir nefes çeksin kavanozda gizlenmiş olandan. Gözlerini kapatarak düşünsün, hissetsin. Ufukta beliren o küçük hayalleri bilsin, emeklerini hatırlasın. Ve gözlerini açsın. Sonra kaldığı yerden konuşmasına . . . . . . devam etsin ...


...

Annesi onu 30'larda doğurmak üzere gebe kaldıysa da olmadı. Ya tembelliğinden ya annesinin ondan ayrılmak istememesinden yada annesinin karın boşluğunu çok sevmesinden sebeple dünyanın ışığıyla buluşması 6o'lara denk geldi. Anne-oğul aşkı sırasında zaman unutulmuş.. Ve büyük bir zaman kayması olmuştu. Biraz zor bir durumdu körpe bir vucutta 30 yıl yaşlı bir ruha sahip olmak. 1940-50'lerin kültürel ve sosyal oluşumlarından beslenmiş. Ama bir çocuktu. Ve 7 aylık bir bebekti. Doktorlar onu pamuk dolu bir kutuya koyup yaşamaz teşhisiyle annesine vermişlerdi. Aslında hiç yaşamamalıydı. Yarışa yanlış yerden başlamıştı. Zaten 30-0 mağluptu maça çıkış anında. Hep uyum problemi olacaktı. Köklerinin sürekli gerilere çekmesi, ilkel kriterlerinin 30 yıl öncesine ait olması ruh beden eşleşmesinde garip bir hataya işaret ediyordu. Sürekli makaranın uygun zamana sarılmasını hasretle bekliyordu. Ama bu hatanın dönüşü ne zaman dı ? bilmiyordu. Gerçekten çok zor ve inciticiydi böyle özlemek, hiç mi hiç yaşayamayacaklarını. Oysa onun bileti 30 yıl öncesine aitti ve kullanmamıştı henüz. Üstüne üstlük biletinin geçerli olduğuna dair şimdi ciddi şüheleri de vardı.
İnsan nasıl hisseder ve ne algılar bu durumda ?. İmkansızı
beklemek mi ? dir. Yoksa bir kereye de mahsus olsa ihtimal var mı ? dır.
Aslında yanlış rafa yerleştirilmişsindir oyuncakçı dükkanında. Bez bebek olup da kurmalı saatlerin arasına konulmak gibi. Görevli kadın bir hata yapmış ve seni yanlış rafa yerleştirmiştir. Hiç bir şansın yoktur birisi seni görene kadar. Belki de hiç olmayacaktır. Kendi kontrolünde olmadan bulunmaman gereken bir yerdesindir. Oraya ait olmadığının yarası saatlerin her "Tik-tak" ında kanar. Unutmak, yitip gitmek arzusuyla her vuruşta kafanı sallarsın. Kendinden geçip boyut değiştirmek istersin. Belki zamanı atlatmak, boşluğunu yakalayıp ait olduğun ana firar etmek için. Fakat gündelik yaşamda eğrelti kalmamak adına ana rahmine düşen, seni sen yapan özellik noktalarını kayıtlarından çıkardığını zannetsen de her yanının her yarısı eksiktir sende. Her parçan kayıp kısmını özleyip duracaktır. İster istemez ruhun kayıp dilin o zamana dair öyküler anlatacaktır. Hep bu yüzden tam olduğunun farkına hiç bir zaman varamazsın. Ruhunun valizi ise hep elindedir bir yandan ama, . Çare yoktur ne yazık !. Sen de hasılı ömür boyu özürlü yaşamayı öğrenmelisin ve O valizden kurtulmalısın.
Unutmalısın O yok ! Valize Bir Şeyler Biriktirmek Yok ! Ve herşeyden önemlisi O an için geçerli bir biletin ise Artık Yok !



Var Olmak.
Ne Kadar Muhteşem ve Büyüleyici. Düşünüyorum Öyle İse Varım. Düşünebiliyorum. Fikrim var benim.
Ve Hayal Edebiliyorum O bana Hediye Edilen İle. Aklım Var ya Benim. Hürüm. Aklı Hür,Fikri Hür, Vicdanı Hür
.
Fakat hedefsiz hiç bir şey kendi yolunda gidemez.
Hani "Su yatağını bulur" derler ya. Hedefi denizdir. Yer yüzündeki tüm su damlaları hangi yo
lla olursa olsun bir gün denize kavuşmak
için çırpınır durur. Amaçları budur. Onların amaç edindiği başkalarının yaşam sebebidir.
Hayaller hem yaşam kaynağımız hem de hedeflerimizdir. hem ruhun hem de vucudun gıdası gibidir. Yaşamımız onlarsız keyifsiz, yek nasak(tekdüze) hale gelir. Sevinçtir hayaller. Enerjidir hayaller. Çabadır. Alın teridir. Araştırma, Bilgi ve Başarıdır gerçekleştirenler için.
Umuttur. Umut gönül ekmeğidir Cem KARACA için şarkılarında...
Pozitif ilim dalı olmasına rağmen mühendislikte aranan ve olmazsa olmaz birey nitelikler
inden en başta gelenidir hayal edebilmek. Edison, Tesla, Colomb, Amudsen, Magellan. Hepsi önce merak sonra hayal ettiler.
Annanem ile birlikte Karamürsel'deki evde çocukluğumun dua etme ve inanç alıştırmalarında EDISON bile vardı.
Şaşırmayın. Yaşamının son döneminde hayatına giren elektrik ve ampul gibi muhteşem iki buluş EDISON'un Rahmetli Annanemin hayır dualarına mazhar olmasına sebep oluyordu.
Her duanın sonunda bana "Ampulü Bulan Kimdi? Ali Necip" diye sorardı.
Hayal eden bir gayr-i müslim bir mühendis ile yaşlı bir müslüman kadın arasında hiç bitmeyecek bir gönül bağı kurdurur hayaller.
Annane örneğinde olduğu gibi yüreklerde deriinn izler kalmasına sebebiyet verir imkans
ızlara savaş açmış şövalyelerin hayalleri.
Zamanlarının Don Kişotlarıdır da onlar. Hayalleri yüzünden nasıl aşağılanmıştı, deli gözüyle bakılmıştı Nicola TESLA ya.
Benim olduğu gibi herkesin hayalleri vardır. En materyalist olanlarımızın bile para,pul,ünvan cinsinden.
Babam ve Oğlum'u seyredene kadar ben bile kendime hayallerim yüzünden deli gözüyle bakıyordum. Sinemada herkesin bana şaşkın şaşkın bakmasına aldırmadan filmin O son sahnesinde ayağa kalkmış hıçkırarak ağlarken alkışlıyordum.
Biliyordum. İçimden hep bir şeyler deli ve yalnız olmadığımı söylüyordu o kareye kadar. Kurtulmuştum. Engel olmayacaktım artık kendime hayal kurması için. Bir tanesi gerçekleşmişti işte. Benim türümden olanlar da vardı. Ben bir acayip yaratık yada ucube değildim. Gerçekleşmeye başlamıştı. Ya da en azından işaretleri vardı hayallerim
in.
Sebepsiz değildi;
Tilkiyle Dostluk Kurmam;
Bana Sebep Olan Gecede Anne ve Babamın Birbirlerini Ne Kadar Sevdiklerini Bilmek
Çocuk Anne ve Babam ile Çocuk Olarak Oyun Oynamak
Ege Adalarının Birinden Yüzerek Gelecek Öteki Yarımı Bulmak
Çölde ki O kum Tepesinin Altında Yıldızı Beklemek
Onun Uçağının Düştüğü Yere Gitmek
Çocuklar İçin Afrika ya da G.Amerika da Gönüllü Olmak... istemem
Parçalar birer birer oturacaktır yerlerine günleri geldiğinde. Evrende hiç bir şey sebepsiz değil. Bir toz tanesinin bile havalanışında başka bir sonucun nedeni var.
Bir yabani mantarın olması için gerekli mükemmel şartları kavrarsak sarsılırız temelim
izden. Hayallere anlamsız nitelemesi onları aşağılamak olur.
Hayaller içsel bir zenginliğin de göstergesi. İnanan olduğunca üretebilirsin. Planlar, anlatır,paylaşırsın diğer yarınla.
Birliktelikler birbirlerinin hayallerine inanan, destekleyen uzun yollara ayakları dayanıklı bireyler ile olduğu zaman sarsılmıyorlar.
Ve sevgiyle gerçekleştirildiklerinde SONSUZ olup Bir Varmış Bir Yokmuş diye anlatılıyorlar.

Yurtdışı seyahatinden döneli bir gün olmuştu. Beşiktaş'ta ki çingenelerden 6,7 buket karanfil aldı. Çiçek alış verişlerinde çingeneleri mağazalara tercih ediyordu. Hem çok taze hem de aynı paraya kocaman bir çiçek buketi yaptırabiliyordu. Anneler günü olduğu için fahiş bir bedel isteyen satıcıya ses çıkarmadı. Bir taksi çevirdi. Yolda sokaklara arz-ı endam etmiş Baharı selamladı. Seyretti. Dokundu ...
Zilin düğmesine bastığında vakit öğleyi bulmuştu. Elinde
çiçek buketiyle yirmi yedi yıl önce karlı bir Şubat akşamı çıktığı Anne evinin kapısı önündeydi. Başını eğip açılmasını beklediği o kapının önündeki paspasın üzerinde başına gelenleri hatırladı bir an. Kulakları içeriden gelecek annesinin ayak sesini beklese de çıt çıkmıyordu. Sürenin uzadığını düşünerek bir kere daha zile dokunduğunda ürperdi. Başını kaldırdı duyacağı anahtar sesi için. Anahtar şıkırtısı yerine Annesi kapının arkasından sert bir ses tonuyla "Niye Geldin" dedi.
Korktuğu olmuş, kapının önü binlerce cam kırığıyla dolmuştu. Ayakları kanarken,
"Anne, lütfen" diyebildi usulca.
"Senin Annen yok ! Nerden Geldiysen Oraya Git" diyen annesini duyduğunda artık beyni uğul
duyor, içinde dağlar devriliyordu. Sanki kalbini bir el acımasızca sıkıyordu. Gırtlağına düğümleneni itmeye gayretle "Gideceğim Bir Yer Yok, Benim Yurdum Sensin" derken ikisi de sessizce ağlıyorlardı kapının diğer uçlarında. Anne içeride,.. oğlu dışarıda. Süresini bilmediği bir zaman diliminde bekledi Annesinin kapıyı açması için.
Açılmadı kapı.
Usulca bıraktı çiçek buketini paspasın üzerine. Bahçeden geçip sokağa çıktı. İlerde ki Emniyet Sandığı Huzur Evinin arkasında ki boş arsadan geçerek Bebek sırtlarında ki o çocukluk sığınağı ağacının altına gitti. Boğaza bakıp "Ne olur Anne" diyerek hıçkırıklarla ağladı. Gözyaşları yine yaktı gözlerini. Binip gitti tekrar çocukluğunun adaları Sumatra'ya, Java'ya ve Babannesinin Sır Kapısına o eski şileple...

Dünyanın En Hoş Sesine Sebep Olan Sevgili Anneler !
Çocuklarınızın "Af Edilme, Özür Dileme" isteklerini geri çevirmeyin. Onları yalvartıp en doğal hakları için dilenci etmeyin. Belirsizlikler, hayaletler koymayın içlerine. Her şeyden önemlisi şevkat ve sevgi taleplerini görmezden gelmeyin. Yaşlanmış olsalar da çocukların SEVGİ ve ŞEVKAT e ihtiyaçları vardır. Bunlar, onların ruhlarını ve kişiliklerini güçlü kılacak en önemli yapı taşlarıdır. Bu basit gibi gözüken ve içinizde üretilen doğal malzemelerinizin onların manevi hayatında eksik olmaları halinde; bir parça biskui önünde zıplayan sokak köpeği misali..

Zerre kadar değeri olmayanlar tarafından tüm yaşamları boyunca incitilir, kanatılırlar...


Yıllar önce satın aldığı kitapların ön sayfalarına o anda hissettiklerini karalayıp altına da tarih ve yer yazmayı ilk alışkanlık haline getirdiğinde bir bilseydi Boğaziçini o yağmurlu günde terk etmek zorunda kalabileceğini..
Hem de Egenin en alt noktası için.
Şimdi iskelenin önündeki Çınarın altında cigara tellendirmeyi, işsiz-parasız günlerde O'nun için tuttuğu Lüferlerin pullarını, taş mektebin burnundan vuran poyrazla üşümeyi ve Boğaziçinde esen o rüzgarları özlüyor. Bazen gökteki bulutlara Boğaz kıyılarını görüp görmediklerini düşenerek bakıyor. Boğaziçi kıyısında Ege öyküleri yazabiliyorken, Ege kıyısında Boğaziçi için ağlayabildiğinin ayırdımına bir Ege selamında varıyor.
Boğaziçinin o köyünde de yalnızdı aslında. İçinden gemiler geçen şehrinde köşe başına bakarak öylece avunuyordu. Aldatıyordu çocuk nefsini yine kendi beyniyle her köşesine Bizans, Osmanlı sinmiş kentinin kuytularından bir gün pamuk Prensesin çıkıp geleceğini bekleyerek.
Tükendi bir gün gücü.. İçindeki Lunaparkın elektrikleri kesildi. Durdu atlıkarınca.
Maneviyatı yetmediği için çağırdı bir gün nakliyat firmasını. Gelip topladılar onu, ona ait kırılmış parçaları, tükenmiş umutlarından arta kalanları ve hatıralarını...... Fotoğrafları....
Gideceği yere ulaşmak için kamyondan farklı bir güzergah seçti ve direksiyon başında tüm yol boyunca ağlayarak unutmak istese de ,

Hiç Unutamadı O kenti,
İçinde Vapurların Sefer Ettiği Evini.
Ve Hiç Kimse Bilemedi, Bilmedi.
Sessiz ve Yapayalnız Kenti Terk Ettiğini.
Gideceği Kasabanın Yol Üzeri
Gözyaşlarının Tuzu Öyle Yaktı ki Gözlerini..
Artık O, Bir Daha Kentini
Ve İçinden Geçen Gemileri Göremeyecekti ..

Kaybetmek, Ayrılış, Özlem... İnsanın ruhunu nasıl bıçaklar sinsice bilirim yapayalnız saatlerde. Kanattıkça kanatır. Ve O KAN nasıl besler sevgiyi, bir gün geri dönebilmeyi her dolunayda. Bıraktığı gibi bulabilmeyi .


Sabaha devrilen saatler ne tehlikelidir bir bilsek.. Ve Bilebilsek …

Yalnızlık, iç buruklukları, pişmanlıklar ve hesaplaşmalar hep bu zamanlarda gelip dayanırlar. Kapı önündedirler şimdi. Dayandıkça dayanırlar dışarıdan. İtiş kuvvetlerinin aksine zayıftır insan o saatlerde. Ne yapsa da karşı koyamaz, elleri düşer ve boyun eğer içeride direnmeye çalışan. Yollar daralmış, çıkmaz bir sokağa girilişin hızıyla kafa vurulmuş ve elimizin tersiyle halı altına süpürülmüş görmek istemediklerimiz o çarpmanın sarsıntısıyla gizlediğimiz yerden dökülüvermiştir beynimizin sokaklarına.

Bir yığın cam kırığı… Aslında bize cam kırıkları gibi gözükse de kırılmış bir aynanın parçalarıdır sivri sivri…

Bir zamanlar nefs denen şeytanın, beden dediğimiz hapishane içinde bize oynadığı oyun ile sarhoşken biz, hücrenin penceresinden farklılığımızı anlatmak için geçenlerin bize sabırla tuttukları ve sonrada fırlatıp attıkları aynaların parçalarıdır onlar.

Kibirden beğenmemişizdir onların aynalarındaki görüntümüzü. İlla da kendi aynam. Benim görüntüm. Ben yine Ben. Pamuk Prenses deki Cadı gibi…

Artık ne Pamuk Prenses ne de Beyaz Atlı Prensizdir. Bizde cadının sihirli güçleri de yoktur artık…

Yapayalnız ve zayıfızdır. Cam kırıklarının her biri bir hançer gibi batar çıkar ruhumuza, kalbimize. Sonra siyah bir Graffiti Spray'i ne dönüşerek aklımızın sokak duvarlarına bizimle ilgili, okumaya dahi tahammül edemeyeceğimiz cümleleri yazar ve bize zorla okutur …

Böyle anların hesabını iyi vermek lazım. Hani “ Cehennem’e seccade sereceksen zebaniler maşallah desin” misali.

Bir kağıda güzel bir dolmakalemden akan siyah bir mürekkep ile o cam kırıklarındakilere haklarını teslim ettiğimizi yazmalıyız… Fakat bu yetmez. Hani kırmışlıklarımızın kefareti. Bu geri ödemesi mümkün olmayan hesap pusulasının en önemli kalemi İncitilmişlikleri için de yazmalıyız…

Bilmeliler ki zarfın içinde iki damla da göz yaşı var.

Pulu yalayıp zarfın üstüne yapıştırırken dilimizde kalan kekremsi tat ile içimiz son bir kez burkulmalı…

Artık kutuya atmak gereklidir zarfı yumuşakça okşayarak ona ulaşması için.

Küçücük bir dua, Son bir teşekkür ve bir elveda mırıldanırken el sallayarak…

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin