Mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yağmur denilince, neden hep Sonbahar gelir akla ?. Yaz yağmurları uçarı, geçici olduğundan mı ?. Mevsim Yaz, ama yağmur yağıyor şimdi. Hem de soğuk soğuk. Damlaların cama çarpıp kayışlarını duyuyor. O minicik damlalar birer soru olup pervaza iniyorlar. Bir kalem bir de kağıt alıp pencerenin önüne oturuyor ve yazıyor.
İnsan yolcu mu olmalı ? Yoksa hancı mı ? Gitmekle, kalmak gibi mi ?
Ben yolcu olmayı seçmiştim. Elimde valizim, ordan oraya, nereye gitsem bulduklarımı biriktiriyordum. Bir koleksiyoncu gibi senin için. Belki de deli gelin kızın çeyizi misali. Tek bahar seninle olsun, değerini bileyim diyerek. İlkbaharı yapayım çabasıyla hep Sonbaharda gezmişim. O güz, zorluklarından sebep ayaklarım uzun yollara dayanıklı olmuştu ve yüreğim kıymetini bilecekti senin getirdiğin ışığın, güneşin. Kuzeyim sendin ya, benim. Rüzgarlarda seni koklayarak yol almıştım. Karanlık gecelerde yıldızdın. Biliyordum, oraya yol alıyordum. Umuttu, cılız ayaklarıma o uzun yollar için güç veren. Bir gün durdum ve baktım valizin içindekilerine. Eskimiş, eprimiş, kullanılamaz haldeler. Ben biriktirdiğimi zannediyordum. Eksiliyorlarmış meğer. Oysa valizim sağlamdı benim. Sıkı sıkıya tutmuş, hiç mi hiç bırakmamış, yanımdan ayırmamıştım. Nasıl da titiz davranmıştım ona. Hiç bir şey eksik olmamalıydı. Senin, tam ve bütün olman için. Biliyordum ki; eksiklik naçar bırakır, bütünlemezdi. Gözlerimle görüp saklamıştım her bir görüntüyü . Aynı bir film üzerine kayıt edip makaraya sarar gibi. Sonra bir gün sana; o makarayı beynime takıp bir sinema makinesi gibi gözlerimle bir perdede oynatmak için. Senin eksik ve yarım kalmaman için. Ama şimdi bakıyorumda, sisler var, eksik parçalar, bozuk kareler makaradaki filmde. Eczaları yitip gitmiş. Tamir edilemez, geri döndürülemez haldeler. Kartpostallar nasıl da silikleşmişler. Mektuplar, sapsarı kuru yapraklar gibi. Saçlarına tutturmak için, gökkuşakları vardı ovalardan topladığım. Uçları boynundan geçip göğüslerine dökülecek. Bir de geçtiğim zamanların yağmurlarından su taneleri. Hepsi yitmişler. Ben mi bakma yı bilemedim onlara ? Yanlış mı öğrenmiştim onları iyi durumda tutmayı?
Yoksa ? hiç mi hiç hesaba katmadığım o sinsi el. Zaman mı ? hepsini birden; ben çoğalıyor zannederken alıp götürüyor, eksiltiyordu. Nasıl da hırpalanmışlar. Tanınmayacak haldeler. Sanki ben onlara hiç özen göstermemişim gibi. Bir rüzgar esse, un ufak olup, uçup gidecekler. Renkliler yada renkleri olduğunu zannediyordum. Hepsi siyah beyazmış meğer.
Şimdi durdum.
Bak ! İşte !
Mevsim de yokmuş. Sonbahar bile değil. Siyah Beyaz bile yok renk adına. Işık ta yok. Doğru ve yanlışında olmadığı bir yerdeyim. El yordamı ile, o dolu zannettiğim boş valizin üstüne oturdum karanlıkta.
Yoksa hancı mı olmalıydım ? "Buradayım,arayan bulur" diyerek. Oysa bana, sevgi, aşk emek ister, oya gibi işlemek gerekliliğini belletmişlerdi o günü haketmek için. Seni haketmek için. Ustam da, onun ustası da yanlış mı bellemişti ?
Yolculuğumda hep etrafıma baktım. Dikkatliydim. İçim "O mu ?" dedi, her yeni yüzde. Belki o didinme arasında ben değişmiştim de sen mi beni tanıyamamıştın ? Hancı olsaydım eğer, her kapı çalınışında içim kopacaktı geleni sen zannederek. Çabam sadece kapıyı açıp açmamak olacaktı. İstemedim. Senin için alın terim olsundu. Gayretkeş olmayı seçmiştim. Fakat çaba, yavaş yavaş renkleri soldurup Siyah Beyaz ediyormuş. Çölleştiriyormuş.
Belki de renkleri yok eden hiç bir şey yok. Ben hep Siyah Beyaz dım. Hep çöldüm de bilmiyordum.
Şimdi... Gecikmiş ve geç kalmış bir zamanda bilmekse can yakıyor. Külleri boşluğa savuruyor. Yine ordan oraya savrulurken yağmur yağacak belki..., toprağa düşeceğim damlalardan biriyle. O güzelim çayırda açmaya çabalayan, sen çiçeğin özüne yürüyeceğim bir gün...
İnsan yolcu mu olmalı ? Yoksa hancı mı ? Gitmekle, kalmak gibi mi ?
Ben yolcu olmayı seçmiştim. Elimde valizim, ordan oraya, nereye gitsem bulduklarımı biriktiriyordum. Bir koleksiyoncu gibi senin için. Belki de deli gelin kızın çeyizi misali. Tek bahar seninle olsun, değerini bileyim diyerek. İlkbaharı yapayım çabasıyla hep Sonbaharda gezmişim. O güz, zorluklarından sebep ayaklarım uzun yollara dayanıklı olmuştu ve yüreğim kıymetini bilecekti senin getirdiğin ışığın, güneşin. Kuzeyim sendin ya, benim. Rüzgarlarda seni koklayarak yol almıştım. Karanlık gecelerde yıldızdın. Biliyordum, oraya yol alıyordum. Umuttu, cılız ayaklarıma o uzun yollar için güç veren. Bir gün durdum ve baktım valizin içindekilerine. Eskimiş, eprimiş, kullanılamaz haldeler. Ben biriktirdiğimi zannediyordum. Eksiliyorlarmış meğer. Oysa valizim sağlamdı benim. Sıkı sıkıya tutmuş, hiç mi hiç bırakmamış, yanımdan ayırmamıştım. Nasıl da titiz davranmıştım ona. Hiç bir şey eksik olmamalıydı. Senin, tam ve bütün olman için. Biliyordum ki; eksiklik naçar bırakır, bütünlemezdi. Gözlerimle görüp saklamıştım her bir görüntüyü . Aynı bir film üzerine kayıt edip makaraya sarar gibi. Sonra bir gün sana; o makarayı beynime takıp bir sinema makinesi gibi gözlerimle bir perdede oynatmak için. Senin eksik ve yarım kalmaman için. Ama şimdi bakıyorumda, sisler var, eksik parçalar, bozuk kareler makaradaki filmde. Eczaları yitip gitmiş. Tamir edilemez, geri döndürülemez haldeler. Kartpostallar nasıl da silikleşmişler. Mektuplar, sapsarı kuru yapraklar gibi. Saçlarına tutturmak için, gökkuşakları vardı ovalardan topladığım. Uçları boynundan geçip göğüslerine dökülecek. Bir de geçtiğim zamanların yağmurlarından su taneleri. Hepsi yitmişler. Ben mi bakma yı bilemedim onlara ? Yanlış mı öğrenmiştim onları iyi durumda tutmayı?
Yoksa ? hiç mi hiç hesaba katmadığım o sinsi el. Zaman mı ? hepsini birden; ben çoğalıyor zannederken alıp götürüyor, eksiltiyordu. Nasıl da hırpalanmışlar. Tanınmayacak haldeler. Sanki ben onlara hiç özen göstermemişim gibi. Bir rüzgar esse, un ufak olup, uçup gidecekler. Renkliler yada renkleri olduğunu zannediyordum. Hepsi siyah beyazmış meğer.
Şimdi durdum.
Bak ! İşte !
Mevsim de yokmuş. Sonbahar bile değil. Siyah Beyaz bile yok renk adına. Işık ta yok. Doğru ve yanlışında olmadığı bir yerdeyim. El yordamı ile, o dolu zannettiğim boş valizin üstüne oturdum karanlıkta.
Yoksa hancı mı olmalıydım ? "Buradayım,arayan bulur" diyerek. Oysa bana, sevgi, aşk emek ister, oya gibi işlemek gerekliliğini belletmişlerdi o günü haketmek için. Seni haketmek için. Ustam da, onun ustası da yanlış mı bellemişti ?
Yolculuğumda hep etrafıma baktım. Dikkatliydim. İçim "O mu ?" dedi, her yeni yüzde. Belki o didinme arasında ben değişmiştim de sen mi beni tanıyamamıştın ? Hancı olsaydım eğer, her kapı çalınışında içim kopacaktı geleni sen zannederek. Çabam sadece kapıyı açıp açmamak olacaktı. İstemedim. Senin için alın terim olsundu. Gayretkeş olmayı seçmiştim. Fakat çaba, yavaş yavaş renkleri soldurup Siyah Beyaz ediyormuş. Çölleştiriyormuş.
Belki de renkleri yok eden hiç bir şey yok. Ben hep Siyah Beyaz dım. Hep çöldüm de bilmiyordum.
Şimdi... Gecikmiş ve geç kalmış bir zamanda bilmekse can yakıyor. Külleri boşluğa savuruyor. Yine ordan oraya savrulurken yağmur yağacak belki..., toprağa düşeceğim damlalardan biriyle. O güzelim çayırda açmaya çabalayan, sen çiçeğin özüne yürüyeceğim bir gün...

Her sabah yataktan bir kütle gibi kalkıyorum. İçim bomboş ama ağır mı ağır. Ev, ev değil sanki; bütünüyle yalnızlık. Ve yalnızlık o kadar sessiz ki, toz tanelerinin yere düşüşünü bile duyuyorum. Bir de sürekli iç geçiren buzdolabını. Toplamıyorum yatağı. Ne anlamı var ki. Su akmasa da olur yüz yıkamak için. Zaten yıkamıyorum da hayallerin/in kaybolmaması için. Hep, o gün diyerek kilitlemiyorum kapıyı..
Belki ... Belki ....,
Beni seven, beni doyuran, saçlarımı okşayan ve yüzümü ezberleyen kaleme benzer ellerinle astığın uçuşan çamaşırlar ve güneşte rengarenk saçlarına değen rüzgardan sebep,
Bazen kendimi İkarus gibi hissediyorum. Hani şu babasının topladığı tüylerle uçan İkarus. Bu yüzden düşlerimin birinde;
Belki ... Belki ....,
Pencereler kahkaha, kaldırım dünya neşesi, hava mis gibi sabun kokacak. Ve bahçede çamaşırlar, ay çiçekleri misali yüzleri güneşe dönük rüzgarla uçuşacak sen geldiğinde. Hep yaptığın gibi tutturmuş olacaksın saçlarını bir çift mandalla.Bu benim kan oturmuş, morarmış iç yaralarımdan bir tanesi. Oysa ne kadar basit şeylerdir çamaşır mandalları. Ve nasıl zehir eder bana her çamaşır yıkanışını yada rüzgarda uçuşan çamaşırlara gözlerimin takılışını.
Seni öksüz bir çocuk gibi bekleyen Ben, o zaman anlamlı ve koltuğumun altındaki bir somun ekmek değerli olacak.
Beni seven, beni doyuran, saçlarımı okşayan ve yüzümü ezberleyen kaleme benzer ellerinle astığın uçuşan çamaşırlar ve güneşte rengarenk saçlarına değen rüzgardan sebep,
Bazen kendimi İkarus gibi hissediyorum. Hani şu babasının topladığı tüylerle uçan İkarus. Bu yüzden düşlerimin birinde;
Ben
Deniz kenarındaki bir evin bahçesinde mangal yapıyordum. Sonra evin kapısı açıldı ve tekparça, uzun etekli elbisesi ile dünyalar güzeli bir kadın, onunla aynı gözleri taşıyan küçük bir kız çocuğuyla birlikte elinde tepsiyle bana doğru geldi. Küçük kız kadının uçuşan elbiselerini yakalamaya çalışarak oyun oynuyordu. Kadın elindeki tepsiyi bana doğru uzattı. İçinde pişirmem için temizleyip hazırladığı balıklar vardı.Uzun uzun gözlerine baktım. Onu sevdiğimi söylemek istedim. Dudaklarımı araladığımda söyleyemeden uyandım.
Sen benim olduktan sonraki ilk yaz o evi satın aldım. Tüm birikimimi kullandığım için ilk iki sene hiç dokunamadım. Sonraki her yaz tatilimde yaklaşık 10-15 gün evin tadilatıyla uğraşıp rüyamdaki haline getirdim. Duvar diplerine çimen ve papatya resimleri yapmadım. Dolaplarına kurumuş papatyalar asmadım. Bunları senin yapmak istediğini biliyordum artık ne de olsa.
Son bir haftadır oradaydım. Orada son bir kez kalmak istedim. Bahçede oturup bekledim. Kapı açılmadı. Ve sen uçuşan eteklerinle oynayan bir kız çocuğuyla çıkıp gelmedin. Ve uyanınca yanımda olmaman gene acıttı. Ağladım. Ve bundan hiç utanmadım .
İkarus'un Anısına
Bu Ufacık An Hikayesini Alıp, Kucaklayıp, Taa İçerine Koyan Asya Selda, Selda Kıza
Bu Ufacık An Hikayesini Alıp, Kucaklayıp, Taa İçerine Koyan Asya Selda, Selda Kıza

Hatırlıyormusun ? Çocukluğunda da o kocaman bahçede kaybolup ağladığında annen seni böyle çağırıyormuş. Sen söylemiştin bana çölde, karşılaştığımız yerde. Ne tuhaf ki o günde tarih 29 du bugün de 29. Ve senin doğum günün de 29 Haziran. Bugün...
Aslında sana, bugün böyle bir mektup yazmak gibi bir fikrim yoktu. Gülümü düşünüyordum. Dalmışım. Gülüm'le konuşurken O hatırlattı bugün senin doğum günün olduğunu.
Evet!
Senin dediğin gibi Gül'ler biricik oluyorlar, hem de çok akıllı. Aynı Consuelo gibi... Aynı .........
Aslında geçmeyeceğini düşündüğümüz zaman bizi de içine alıp nasıl hızla yuvarlanıyor. Senin doğumundan bu yana tam 109 ve seninle karşılaşmamızdan sonra da 74 yıl geçmiş. Sen nasıl algıladın bilmiyorum ama ben her an seni özledim. Ve hep de özleyeceğim. Senin bana o beş günde öğrettiğin ne kadar çok şey var aklımda, ruhumda. Beni ben yapan ufacık detayların tamamı onlar. Bazen canımın yanmasına sebep olsalar da hiç vazgeçmedim onlardan. Hep koruyup sakladım. Sevdim bu kocaman başkalaşımı. Sadece benim hayatımda değil binlerce çocuğun ve kızın hayatında ne denli şey değiştirdin sen.
İyi ki doğmuşsun bugün, İyi ki yollarımız kesişmiş, Ne iyi etmişim seni sevmekle.....
Bunları omuzuna oturup senin kulağına söylemek isterdim. Biliyorum bir gün o da olacak. Ve ben hep o günü bekleyeceğim. Seni Severek ve Özleyerek.........
Petit Prince
Aslında sana, bugün böyle bir mektup yazmak gibi bir fikrim yoktu. Gülümü düşünüyordum. Dalmışım. Gülüm'le konuşurken O hatırlattı bugün senin doğum günün olduğunu.
Evet!
Senin dediğin gibi Gül'ler biricik oluyorlar, hem de çok akıllı. Aynı Consuelo gibi... Aynı .........
Aslında geçmeyeceğini düşündüğümüz zaman bizi de içine alıp nasıl hızla yuvarlanıyor. Senin doğumundan bu yana tam 109 ve seninle karşılaşmamızdan sonra da 74 yıl geçmiş. Sen nasıl algıladın bilmiyorum ama ben her an seni özledim. Ve hep de özleyeceğim. Senin bana o beş günde öğrettiğin ne kadar çok şey var aklımda, ruhumda. Beni ben yapan ufacık detayların tamamı onlar. Bazen canımın yanmasına sebep olsalar da hiç vazgeçmedim onlardan. Hep koruyup sakladım. Sevdim bu kocaman başkalaşımı. Sadece benim hayatımda değil binlerce çocuğun ve kızın hayatında ne denli şey değiştirdin sen.
İyi ki doğmuşsun bugün, İyi ki yollarımız kesişmiş, Ne iyi etmişim seni sevmekle.....
Bunları omuzuna oturup senin kulağına söylemek isterdim. Biliyorum bir gün o da olacak. Ve ben hep o günü bekleyeceğim. Seni Severek ve Özleyerek.........
Petit Prince
Fırının önünden geçerken benim yelloz kedim Benekle karşılaştık. Aman ! Aman !. Sorma ?
Öpücükler, senbenimsin dokunuşları.. Sonra mırmır konuşa konuşa bitiremedi. Yelloz dedim ama gerçekten 40 kapı süprüntüsü cadı. Benişe gittiğimde Münevver teyzenin gönlünü edip koltukta keyif çatıyormuş. Orası olmadı iki bina yandaki dışişlerinde katibe olan hanımefendide misafirlikte. Ben gelmezden önce akşamüstleri de Behiye ablanın balkonunda çay sefası. Hanımefendi yedi kapının ipini çekiyor. Biliyorum beni kıskandırmak için yapıyor. Yeni motorsikletin deri koltuğunu da bana göstere, göstere tırmalamıştı. Motorsikleti ondan çok seviyorum zannıyla. Sonra bir örtü diktirdim de hanımefendi kendisini çok sevdiğime kanaat getirdi. Kucağımda Benek yokuşu tırmandım ama ne takat kaldı ne de nefes. İçim öyle yalnız ve bıkkın kapıya takıyorken anahtarı bir de ne göreyim ?. Posta kutusunda bir zarf. Yazını görünce bildim senden geldiğini. Sevdim şöyle bir zarfı. Tebessüm ettim. Bıraktım Beneği yere. Fırladı gitti dairenin kapısına. Ne sevindim bu mektubuna. Yalnızdım. Mektubun bir iyi geldi ki. Fırladım kurabiyeciye gittim. Fakat mektup yüksek doz da vitamin etkisi yapmış olacak ki kendimi kaybedip kurabiyeci dükkanını dağıtmışım. Allahtan dükkan sahipleri tanıdık. Verdiğim zarara karşılık burada kurabiyeler için un taşıyorum. Sadece akşamları sana mektup yazmama izin veriyorlar.
Evet! Benim çocukluğumun İstanbulundan geriye kalan nadide güzelliklerden bir tanesi senin de ifade ettigin boğazdaki vapur seferleri. Fakat benim çocukluğumun günlerinde buharlı gemiler sefer yapardı Boğaziçinde. Her birinin filmlere konu olacak bir hikayesi, ayrı bir düdük sesi ve numaraları olurdu. Uzaktan düdüğünün çıkardığı sesin tınısından kaç numaradır, adı nedir bilirdik. Göksu, Halas yada Heybeliada geliyor derdik çocuklarla. O gemilerde içilecek bir bardak çayın tadını bir bilsen ?. Neler vermezsin şimdilerde aynı keyif ve lezzet için. Gemi buharlı olduğu için çay, seramik yada porselen demliklerde kömür ateşinin ısıttığı bakır bir kazandaki suyun buharında dem alıyor. Gemide Türk Sanat Musikisi bir radyodan yolculara dinletiliyor. Canım Boğaz, Çay, Müzik ve Yalılar. Meftun ve aşık olmamak mümkün mü. ? Halas vapurundan in tramvaya bin. Tramvay o zamanlar Avrupa tarafında çalışıyor. Böylellikle yaşım da ufak ufak ortaya çıkıyor. Yandık ki yandık Marmara çırası gibi. Madem öyle ne yapalım ?? Anlatmak lazım.
Efendim , Cancağızım !
Ali Necib Efendiyi eskiden beri tanırım. Bu zatı muhterem 1961' in fırtınalı bir 24 Ekim gününde Süleymaniye doğum evinde yedi aylik iken diş tabibi bir baba ile ev hanımı bir annenin ilk evlatları olarak dünyaya gözlerini açıyor. Annesi iri yapılı olmasına rağmen onu yedi aylık doğurduğu için "Kızım doğura doğura bu kedi yavrusu kadar bebeyi mi doğurdun ?" sitemini duyar dedesinden. Doktorlara göre Ali Necib'in yaşaması olanaksızdır. Küvöz de olmadığı için "eve götürün siz bilirsiniz" derler. Sülalede iki üç kuşaktır erkek evlat olmadığı için Ali Necib efendinin anneannesi Şerife Hanımefendi sarıp sarmalar onu. Eyüpteki iki katlı ahşap eve götürür, "ben bakarım" diyerek. Şerife Hanım yolda Allaha hem hamd hem de sitem için ağlar bu paltosunun altındaki el kadar erkek bebe için. Şerife Hanım ılık su doldurup pamukla desteklediği küçük bir torba üzerinde damlalıkla büyütür Ali Necib'i kedi yavrusu gibi. Tülbentten süzdüğü meyva sulari, çorba, naneli saray limonatalarıyla besler. Toparlar kendini ölecek denilen avuç içi kadar bebe. Onun için geçirilen uykusuz geceler, ölecekmi diye nefesine ayna tutulan günler birbirini yıllara devirir.. Çocukluğunu Ali Necib Bey, Eyüp'te ve Üsküdar'daki Mustafa Efendi Tekkesinde geçirir. Hiç unutamaz tekkenin bahçesinde oynadığı saatleri. Hele hele o at k
uyruğu saçları olan Zehrayı. Kızın saçlarının uçlarında ise hafif lüleler var. Zehra'nın at kuyruğu saçlarına utanarak ufak elleriyle şöyle bir vuruyor. At kuyrugu sallanıyor. Ali Necib hayranlıktan küçük dilini yutacak bu saç uçlarının sallanışına. Bazen de Zehranın annesi saçlarını örüyor bu küçük kızın. Ucuna da minik bir kurdela bağlıyor. Zehrayı bazen bahçenin yola bakan tarafındaki kuyunun önüne konulmuş eski bir bankta otururken buluyor. Genelde Zehra yalnızken bahçenin gediklisi sarman kediyi seviyor ve hep sevmektedir. Vakit geç kalmış bir yaz gününün akşamüstüdür. Güneşin artık portakal renginin tonlarını aldığı ışık huzmeleri Zehranın saç örgüsü üzerindedir. Büyülenmişcesine saç örgüsünü izlemektedir. Dokunmak istese de dokunamaz. Korkar. Uykularında hep at kuyruk
ları, saç örgüleri vardır artık. Saçlara saplandığı bu dönemde dayanılmaz tutkusuna son ve iflah olamayacağı fırça darbesini okuduğu ilkokula yeni gelen sınıf hocası koyar. Adı Betul dür öğretmen hanımefendinin. Sarışın, beline kadar saçları, su yeşili gözleri ile öğretmen okulundan yeni mezun çilli bir genç kızdır. Teneffüslerde yere eğilip okul bahçesinin gedikli kedilerini seven Betül hocanın örülmüş saçlarını da gözleriyle Ali Necib sevmektedir. Olan olmuş, nihaii nokta koyulmuştur. Artık Ali Necib için Örgü saçlar, Çiller ve Kediler vardır.
Uzun yıllar sonra Ali Necib Bey, Aydın'da bir 23 Nisan günü annesiyle kadın berberinde saç traşı olan bir çocuğun öyküsünü Betül Öğretmenin, kendi saçlarını elleriyle karıştırıp sevdiği gün anısına kaleme alır ve saklar. Kimseye okumaz. Taa ki o güne kadar.
Yanılmıyorsam bundan 4 sene önce Ali Necip Bey, Paris Sorbonne Üniversitesi tarih kürsüsünde türkiyat dersleri veren bir fransız hanımefendi ile birliktedir. Bu hanım Ali Necib Bey'e Küçük Prens adlı kitabı farklı bir şekilde yorumlayıp onun içindeki lunaparkın ışıklarının başka ufukları işaret etmesine sebep olmuştu. Zaten bu hadiseden sonra Ali Necib beyde, tilkiler de kediler gibi ciddi mukaddesatı olan hayvanlar haline geldi. Hatta kendisi bana Paristeki orman içinde olan evlerine bir anne tilkiyle yavrularının gelip gittiğini dahi anlatmaya başladı o aralar. Bu Küçük Prens in yeni açılımından sebep Ali Necib Bey, bu Aydın'da geçen saç traşı olan çocuk hikayesini fransız bayan arkadaşına da okur. Fransız hanım öyküyü gizlice Fransızca'ya tercüme eder ve Paris'in banliyölerinde çokca dinlenilen bir radyoya gönderir. Radyo öyküyü beğenir. Ve annelere yönelik müzikli bir programın içinde canlı olarak Ali Necib Beyin okuması için fransız arkadaşından ricacı olurlar. Paris'in o yumuşacık dokulu bahar günlerinden biridir. Seine nehri boylarındaki rıhtımların kenarlarında bulunan parklardan birinde petangue (demir topları atarak oynanan oyun) oynayanları seyrederken bayan arkadaşı çıka gelir randevulaştıkları gibi. Hanımefendinin bir sürprizi vardır Ali Necib Bey'e. Bilmediği bir yere beraberce gideceklerdir. Soru sormayacaktır. Binerler metroya. Eve doğru gittiklerini düşünür Necib bey. Radyonun önüne geldiklerinde ne olduğunu anlayamaz Ali Necip. Kız arkadaşı tam stüdyoya girmeden önce olup biteni anlatır ve olur alır kendisinden. Metni eline tutuşturur ve Aydın daki o çocuğu tekrar hissetmesini iste
r. Girer canlı yayına. Hoş geldiniz, hal hatır ve sizi tanıyalım sohbetinden sonra spiker bir girizgah yapar ve sözü bizim erişkin ama içinde küçücük bir çocuk yaşatan Ali Necib'e bırakır. Tane tane ve temiz bir aksanla okumaya gayret etmektedir kendi yazdığı öyküyü. Hikayenin sonlarına doğru bir paragraf başında durduğu sırada camlı bölmenin arka tarafindaki kız dikkatini çeker. Camın öte yanında saçları örülü, sarışın, hamile ve çilli bir kız vardır. Elleri öylece karnının üzerinde. Yanaklarında ise iki küçük damla. Bir buzdağı kırılır içinde. O buz dağından kopan minik bir parça gelir bardağın içine düşer. Ve bardağı taşırır. İçinde ki perdelerden biri daha kalkar. Başka ufukları görür. Oralara gider. O anda gittiği yerden bakar ki; o kızın karın boşluğunda büyüttüğü Ali Necib tir o anda. Son paragrafı ağlayarak tamamlar ve süratle terkeder yayını. Radyo bu yayından sonra olumlu tepkiler alır ve davet eder kendisini ama Ali Necib bir daha gitmez oraya.
Cancağızım! Alelade bir gün içinde yolda yürürken, otururken, bir kafede iken birbirimizde nelere sebep olduğumuzun farkında mıyız ?. Minnacık bir detaydan kocaman bir adamın kilometre taşlarına sebebiyet vermek. Hele bir de düşünebilsek beraberken birbirimizde nelere sebep olduğumuzu. Düşünsene ! Acaba hangi hikayelerin baş rol oyuncuları olduk ?. Ya da adını bilmediğimiz kaç insan bizden izler taşıyor ? Ne kadar sarsıcı ve sorumluluk altında bırakan bir tecelliyat. Yaşam sorumluluğu pek de anı yaşa, ye, iç, yat bostan küfesi misali değil.
Düşünüyorum da hayat aslında dikkatle, incelikle okunması ve icra edilmesi gereken bir eser. Sonsuz kadar hoşça kalman dileğim İle ...

** Küçük Sincap ın Fotoğrafı için Öykü'ye teşekkürler
Efendim , Cancağızım !
Ali Necib Efendiyi eskiden beri tanırım. Bu zatı muhterem 1961' in fırtınalı bir 24 Ekim gününde Süleymaniye doğum evinde yedi aylik iken diş tabibi bir baba ile ev hanımı bir annenin ilk evlatları olarak dünyaya gözlerini açıyor. Annesi iri yapılı olmasına rağmen onu yedi aylık doğurduğu için "Kızım doğura doğura bu kedi yavrusu kadar bebeyi mi doğurdun ?" sitemini duyar dedesinden. Doktorlara göre Ali Necib'in yaşaması olanaksızdır. Küvöz de olmadığı için "eve götürün siz bilirsiniz" derler. Sülalede iki üç kuşaktır erkek evlat olmadığı için Ali Necib efendinin anneannesi Şerife Hanımefendi sarıp sarmalar onu. Eyüpteki iki katlı ahşap eve götürür, "ben bakarım" diyerek. Şerife Hanım yolda Allaha hem hamd hem de sitem için ağlar bu paltosunun altındaki el kadar erkek bebe için. Şerife Hanım ılık su doldurup pamukla desteklediği küçük bir torba üzerinde damlalıkla büyütür Ali Necib'i kedi yavrusu gibi. Tülbentten süzdüğü meyva sulari, çorba, naneli saray limonatalarıyla besler. Toparlar kendini ölecek denilen avuç içi kadar bebe. Onun için geçirilen uykusuz geceler, ölecekmi diye nefesine ayna tutulan günler birbirini yıllara devirir.. Çocukluğunu Ali Necib Bey, Eyüp'te ve Üsküdar'daki Mustafa Efendi Tekkesinde geçirir. Hiç unutamaz tekkenin bahçesinde oynadığı saatleri. Hele hele o at k
uyruğu saçları olan Zehrayı. Kızın saçlarının uçlarında ise hafif lüleler var. Zehra'nın at kuyruğu saçlarına utanarak ufak elleriyle şöyle bir vuruyor. At kuyrugu sallanıyor. Ali Necib hayranlıktan küçük dilini yutacak bu saç uçlarının sallanışına. Bazen de Zehranın annesi saçlarını örüyor bu küçük kızın. Ucuna da minik bir kurdela bağlıyor. Zehrayı bazen bahçenin yola bakan tarafındaki kuyunun önüne konulmuş eski bir bankta otururken buluyor. Genelde Zehra yalnızken bahçenin gediklisi sarman kediyi seviyor ve hep sevmektedir. Vakit geç kalmış bir yaz gününün akşamüstüdür. Güneşin artık portakal renginin tonlarını aldığı ışık huzmeleri Zehranın saç örgüsü üzerindedir. Büyülenmişcesine saç örgüsünü izlemektedir. Dokunmak istese de dokunamaz. Korkar. Uykularında hep at kuyruk
ları, saç örgüleri vardır artık. Saçlara saplandığı bu dönemde dayanılmaz tutkusuna son ve iflah olamayacağı fırça darbesini okuduğu ilkokula yeni gelen sınıf hocası koyar. Adı Betul dür öğretmen hanımefendinin. Sarışın, beline kadar saçları, su yeşili gözleri ile öğretmen okulundan yeni mezun çilli bir genç kızdır. Teneffüslerde yere eğilip okul bahçesinin gedikli kedilerini seven Betül hocanın örülmüş saçlarını da gözleriyle Ali Necib sevmektedir. Olan olmuş, nihaii nokta koyulmuştur. Artık Ali Necib için Örgü saçlar, Çiller ve Kediler vardır.Uzun yıllar sonra Ali Necib Bey, Aydın'da bir 23 Nisan günü annesiyle kadın berberinde saç traşı olan bir çocuğun öyküsünü Betül Öğretmenin, kendi saçlarını elleriyle karıştırıp sevdiği gün anısına kaleme alır ve saklar. Kimseye okumaz. Taa ki o güne kadar.
Yanılmıyorsam bundan 4 sene önce Ali Necip Bey, Paris Sorbonne Üniversitesi tarih kürsüsünde türkiyat dersleri veren bir fransız hanımefendi ile birliktedir. Bu hanım Ali Necib Bey'e Küçük Prens adlı kitabı farklı bir şekilde yorumlayıp onun içindeki lunaparkın ışıklarının başka ufukları işaret etmesine sebep olmuştu. Zaten bu hadiseden sonra Ali Necib beyde, tilkiler de kediler gibi ciddi mukaddesatı olan hayvanlar haline geldi. Hatta kendisi bana Paristeki orman içinde olan evlerine bir anne tilkiyle yavrularının gelip gittiğini dahi anlatmaya başladı o aralar. Bu Küçük Prens in yeni açılımından sebep Ali Necib Bey, bu Aydın'da geçen saç traşı olan çocuk hikayesini fransız bayan arkadaşına da okur. Fransız hanım öyküyü gizlice Fransızca'ya tercüme eder ve Paris'in banliyölerinde çokca dinlenilen bir radyoya gönderir. Radyo öyküyü beğenir. Ve annelere yönelik müzikli bir programın içinde canlı olarak Ali Necib Beyin okuması için fransız arkadaşından ricacı olurlar. Paris'in o yumuşacık dokulu bahar günlerinden biridir. Seine nehri boylarındaki rıhtımların kenarlarında bulunan parklardan birinde petangue (demir topları atarak oynanan oyun) oynayanları seyrederken bayan arkadaşı çıka gelir randevulaştıkları gibi. Hanımefendinin bir sürprizi vardır Ali Necib Bey'e. Bilmediği bir yere beraberce gideceklerdir. Soru sormayacaktır. Binerler metroya. Eve doğru gittiklerini düşünür Necib bey. Radyonun önüne geldiklerinde ne olduğunu anlayamaz Ali Necip. Kız arkadaşı tam stüdyoya girmeden önce olup biteni anlatır ve olur alır kendisinden. Metni eline tutuşturur ve Aydın daki o çocuğu tekrar hissetmesini iste
r. Girer canlı yayına. Hoş geldiniz, hal hatır ve sizi tanıyalım sohbetinden sonra spiker bir girizgah yapar ve sözü bizim erişkin ama içinde küçücük bir çocuk yaşatan Ali Necib'e bırakır. Tane tane ve temiz bir aksanla okumaya gayret etmektedir kendi yazdığı öyküyü. Hikayenin sonlarına doğru bir paragraf başında durduğu sırada camlı bölmenin arka tarafindaki kız dikkatini çeker. Camın öte yanında saçları örülü, sarışın, hamile ve çilli bir kız vardır. Elleri öylece karnının üzerinde. Yanaklarında ise iki küçük damla. Bir buzdağı kırılır içinde. O buz dağından kopan minik bir parça gelir bardağın içine düşer. Ve bardağı taşırır. İçinde ki perdelerden biri daha kalkar. Başka ufukları görür. Oralara gider. O anda gittiği yerden bakar ki; o kızın karın boşluğunda büyüttüğü Ali Necib tir o anda. Son paragrafı ağlayarak tamamlar ve süratle terkeder yayını. Radyo bu yayından sonra olumlu tepkiler alır ve davet eder kendisini ama Ali Necib bir daha gitmez oraya. Cancağızım! Alelade bir gün içinde yolda yürürken, otururken, bir kafede iken birbirimizde nelere sebep olduğumuzun farkında mıyız ?. Minnacık bir detaydan kocaman bir adamın kilometre taşlarına sebebiyet vermek. Hele bir de düşünebilsek beraberken birbirimizde nelere sebep olduğumuzu. Düşünsene ! Acaba hangi hikayelerin baş rol oyuncuları olduk ?. Ya da adını bilmediğimiz kaç insan bizden izler taşıyor ? Ne kadar sarsıcı ve sorumluluk altında bırakan bir tecelliyat. Yaşam sorumluluğu pek de anı yaşa, ye, iç, yat bostan küfesi misali değil.
Düşünüyorum da hayat aslında dikkatle, incelikle okunması ve icra edilmesi gereken bir eser. Sonsuz kadar hoşça kalman dileğim İle ...

** Küçük Sincap ın Fotoğrafı için Öykü'ye teşekkürler
Benim ustam koca bir adamdır. Adı Osman Levend. Nefesi körük, gönlü okyanus,kalbiyse ufacık. Amma adam gibi adam. Kahveyi,çayı bir de cigarayı pek sever. Dumanını saldımı koca dağlar bulutlandı zanneder adam. Ne iş yapar derseniz; taş ustasıdır. Gönüller, gönül mabedleri kurar. Matematikte bilge, geometride mükemmeldir. İnce ince hesaplar sonra da yontar durur taşları. Ben de onun çırağı. O benim Ustam ben de onun Cancanı. Eteğine yapışmışım, taşır durur beni bir bohça gibi yolculuğumuzda. Bizim dükkanda para pul geçmez. Tane tane sevgi tartılır, muhabbet alınır verilir. Ustam da ustasından öyle görmüş öyle bilmiş. Muhabbet ise gönül yarenliğine asl olan, Onun masalı onun dilinden;Evvel Zamân içinde, Kalbur Samân içinde;
Gün'lerden bir Pazar, Ay'lardan İlk Bahar.
Bir gece önce yağmur yağmış, Güneş açmış sabah.
Bahçe'mdeyim; tembel, sâkin, bir az da mahmur; gül'lere bakıyorum dalgın.
Dün akşam fırtına vardı Güney'den; derin'liklerinden Lodos'un;
ta` Mısır İl'lerinden.
Sanki toz'ları yüklemiş bulut'lara, getirmiş deniz aşırı;
dökmüş bizim buralara, dalga dalga.
Kurumuş çoğu damla'cığın; içindeki toz yapışmış yaprağa, can'ı neki;
Güneş azgın, Güneş kızgın, Güneş yangın.
Nereden bilemem; içimde bir hayal uyandı, sanki unutulmuş bir hâtıra;
belki de önce'den yaşanmış bir hayat gibi.
Görmek istedim şu toz tâne'lerini yakın'dan.
İğildim baktım; sarı, siyah, kızıl hepsi bir arada.
Güneş'de pırıl pırıl göz kırptılar bana.
Aldım ceb'imden bir eski kâğıd; sıyırdım yaprağı yavaş yavaş,
dökmeden saçmadan hiç bir'isini.
İnce bir nefes var ya hava'da, uçacak gidecek sanki toz'larım kork'tum;
aldım girdim içeri, koydum masa'nın üstüne;
bir de çay demledim kendime, oturdum baş'ına toz'ların.
Tâne'lerim kâğıd'a bir güzel yerleşmiş; kıvrığına çukur'una toplaşmış,
hepsi rahat, aynen benim gibi.
Dikkat ile baktım bu giremediğim Dünyâ'ya;
kim'i düz, kim'i yuvar, kim'i az, kim'i karar.
Şeffaf'ı bile var, bunca toz ara'sında.
Ben böyle bir Pazar gün'ünü rahvan yaşar iken; sanki bir şey oynadı a`niden.
Çukur'undan fırladı bir toz tâne'si; gitti girdi bir başka kıvrım'ın içine.
Göz'lerim gene bir hain'lik peş'inde der iken ben;
baktım, kâğıd'ın köşe'sinden bana bakar toz tâne'si.
Bir de üst'üne sanki derin'lerden bir ses gelir gibi olmasın.
Düpedüz bunaldı iç'im, daraldı baş'ım.
Sonra güldüm kendi'me, şaka olsun yol'una; toz tâne'si kim'sin kim'lerdensin,
çekinme dost iç'indesin deyivermişim; nasıl olsa cevâb'ı gelmez diye.
İnsanoğlu, insanoğlu;
hiçmi görmedin bir toz tâne'si diye duyunca ince'den bir kahkaha;
doğru'su açılıverdi ağz'ımın hâne'si; kaldım öyle'ce; nefes'im iç'imde.
Yetmez'miş gibi Aman dikkat et insanoğlu, bir üflesen uçar giderim;
hiç bir şey'e yanmam, sohbet'imiz kalır yarı'da, demezmi toz tâne'si bana.
Sağ'ıma baktım, sol'uma baktım; benim ile birisi gönülmü eğler diye;
ne in var, ne cin var; bir ben, bir'de küçük toz tâne'si.
Pazar gün'ü ya; Bahar da geldi ya; deli'lik tam olsun dedim;
hoş geldin toz tâne'si; sefâ'lar getirdin toz tâne'si;
nerelerden göç'dün de geldin toz tâne'si diye buyur etdim ev'ime.
Güldü küçük dost'um bir süre; misafir'e sayıldığım pek olmaz da;
ya süprülür atılırım çala çırpı; ya da yıkanır dökülürüm su'lu sel'li
ona gülerim;
alma sakın üst'üne dedi toz tâne'si bana.
Dil'i bir az peltek; sanki yaban'mış da yeni gelmiş bu el'lere,
diye geçirir iken ben iç'imden;
Memleket'im Mısır'dır, bilir tanırmısın diye ses'leniverdi kırk
yıl'lık bir dost gibi.
Gülme sıra'sı ben'dedir deyib;
Mısır dediğin ben'im kan'ım olmasa da, can'ımın Ata'sıdır;
biz'ler Taş Usta'larının çıraklarıyız diye kabarır iken;
kesti toz tâne'si söz'ümü apansız.
Sen görebildiğin üç Kitab'dan sorabildiğini satarsın;
ben o sen'in Taş Usta'sı dediğin adam'ların alın ter'ine karışdım;
önlüğüne bulaşdım deyib oturtdu yer'ime ben'i cevâb'sız.
Ne yalan; hem ürkdüm, hem de merak etdim acaba'mı diye.
Mâdem öyle; kerem et, anlat bana Ata'mı Usta'mı toz tâne'si,
demişim fark'ında olmadan.
Hikâye'si uzun'dur; vakt'in varmı insanoğlu dedi toz tâne'si bana.
Artık kendi'mi kaptırmışım ya; zaman'dan bol ne var demişim, düşünmeden.
Surat'ı bir az asıldı toz tâne'min; geri döndü kâğıd'ın kıvrım'ına,
şöyle bir durdu, sonra da; zaman cahil'in sermâye'sidir; sen zenginmisin,
fakirmisin kestiremedim insanoğlu deyiverdi, bir tuhaf ses ile toz tâne'si.
Nereden geldi akl'ıma bilemem;
dinlemeye zengin, söylemeye fakir'im laf'ı çıktı ağz'ımdan.
Hiç olmaz ise Mesleğini inkâr etmedin, siyah ile beyaz'ı unutmadın;
amma ben Dünyâ'nın baş'ından beri buradayım;
siz insanoğlu ara sıra gelir gider'siniz; hattâ bir az da misafir sayılırsınız;
vakt'ini iyi kol'la insanoğlu deyib, geldi orta'ya tekrar biz'im küçük
toz tâne'si.
Kâğıd'ın dalga'sına şöyle bir yaslanıb;
sen bana kim'lerdensin, nerelerdensin diye sordun;
asıl şimdi ben sana, ne idim de ne oldum dinle bakda anlatayım,
deyib başladı bir uzun hikâye'ye biz'im küçük toz tâne'si.
Bu Dünyâ henüz daha çok genç iken;
deniz'ler kaynaşır, kıta'lar dalaşır iken; toprağı kızgın, orta'sı yangın iken;
ben su gibi akar, nâr gibi yakar sabır'sız bir garib taş idim.
Karanlık'da kalamadım, Gün yüz'üne varamadım;
ne yapayım, döküldüm yer yüz'üne.
Çıkar çıkmaz dondum kaldım olduğum yer'de.
Etraf'ımda yeni dağ'lar yürüdü,
ön'ümü arka'mı eski ova'lar bürüdü bin'lerce sene.
Ben hiç kımıldamadım, çakıldım kaldım olduğum yer'de;
baş'ım bulut, gönl'üm umut; bekledim yalnız, yapayalnız;
hasret bir çift Dost söz'üne.
Zaman geçti; ön'ümden, hemen ön'ümden bir su akar oldu;
zaman geçti; su büyüdü ırmak oldu; su'yu taş'dı, Vâdî'leri dolaşdı;
siz insanoğlu'nun Nil dediği nehir'lerin Ana'sı oldu.
Zaman geçti; nehir de dil bilir, Hak bilir oldu.
Söyleşir oldu; akıb gittiği yer'lerden haber getirir oldu.
Böyle'ce bildim insanoğlu'nun gelib geçtiğini; göçüb konduğunu;
nehir kıyı'sında yaşar olduğunu.
Ben o gün'ler etraf'ımı gurûr ile seyr'eder; uç'suz bucak'sız orman'lara,
sürüb giden dağ'lara bakar; Ülkem derdim hepsine.
Rüzgâr, yağmur yüz'ümden akar, temizler idi beni.
Ayak'larım yeşil'in öz'ü, omuz'larım açık gök yüz'ü;
ben bütün bu güzel gün'lerin biteceğini hiç düşünmeden,
bin'lerce sene daha geçti üzerimden; Öz'üm sağlam diye yıpranmadım fazla'ca.
Bir gün gelib geçen bir ak baba kartal;
nehr'in akıb gittiği yer'lerden büyük beyaz yaprak'ların süzülüb geldiğini;
iç'inde insan'ların olduğunu haber verdi gizli'ce.
Kara gün imiş bilemedim; doğru'su hele bak buralara kadar gelmiş insanoğlu;
kim bilir kim'in iş'inde; ne'yin peş'inde diye bir az da eğlendim bile.
Bir de baktım yanaşıverdiler ayaklarımın dib'ine;
kayık'ları çektiler kum'un üst'üne;
başladılar tırmanmaya yamaç'larımdan yukarı dikkat ile.
Ben gene pervâ'sız, haber'siz sevindim bir de;
yakından görür tanırım şu insanoğlunu diye.
Kara iri adam'lar idi hepsi, kara göz'lü, kara söz'lü;
el'lerinde kara tunc'dan çekiç'ler, kara tunç'dan keski'ler;
korkmadan, irkilmeden geldiler tam yanı baş'ıma kadar.
Ben daha selam dahî veremeden, ne oldu diye soramadan,
yüzüme bakıb sağlam Naftalit dedi birisi.
Doğru, hiç çatlak görmedim; Bu`ud olsa gerek dedi öbürüsü.
Bir üç'üncüsü çekic'in uc'u ile vurub dinledi âh'ımı bir süre; evet
damar'ı yok,
yapı'sı da hep Yakîn gidiyor, değişmez sonra'sı diye pekiştirdi karar'larını.
Soluk'landılar bir nebze; aman demeye zaman olmaya,
dayadılar koca keski'leri böğr'üme,
vurdular kara çekiç'ler ile durmadan dinlenmeden.
Ses'im çınladı çınlamasına ama; cevâb veren olmadı, dağ'lardan tepe'lerden.
Daha gün dönmeden, ayırdılar beni asıl kayam'dan üç adam boy'unda;
yıkıldım, uzandım yer'e boy'lu boy'unca.
Düşer iken; kırdım kol'unu bacağını bir kaç'ının hırs'ımdan.
Ama, ne oldu diyemeden, kırılanım dökülenim bilemeden;
baktım bir sürü taş parça'sı benim gibi yatırdılar yan'ıma;
hep'imiz ök'süz, hep'imiz yalnız, hep'imiz bir arada.
Sonra oturdular, bir şey'ler konuştular üzerimizde;
sanki biz hiç orada değil'mişiz gibi.
Kara gece döndü üzerime, soğuk ıslak; ben kendi taş'ımdan uzak,
ısınamadım bir türlü; gün olana kadar bekledim baht'ıma küskün;
Güneş bir defâ daha doğar belki diye.
Sabah ilk ışık'da ittiler biz'i bayır aşağı, nehir'den yan'a.
Kim'imiz kaydı indi su'yun baş'ına, kim'imiz saplandı batak çamur'a.
Bir kaç'ımız çatladı kırıldı yol'da yorgun ağaç'lar gibi.
Baktılar bir süre kırılan'lara batan'lara; iyi'ki şimdi oldu,
boş'una taşımayız dedi başlarındaki kapkara iri adam.
Kayık'ları çektiler kıyı'mıza, ip'ler sardılar dört bir yan'ımıza;
ağaç kızak'lardan kaydırıb yüklediler hepimizi alt alt'a, üst üst'e.
Yaprak kadar ince bir nesne çat'dılar soyulmuş bir ağac'ın üst'üne;
arkadaş'ım rüzgâr kapıp götüresi oldu,
uc'undan bağlayıb yakaladılar bu yelken dediklerini;
ne yapsın biçâre rüzgâr, doldurdu içini bütün gücü ile,
koyulduk yol'a akıp giden su'lar üst'ünde.
İşte ben o zaman korkdum siz insanoğlu'ndan dedi, usul'ca toz tâne'si bana.
Rüzgâr'ı bağlayandan; su'yun üzerinde taş kaydırandan,
bundan böyle hep çekinir oldum deyib bir müddet daldı, kaldı;
kendi Dünyâ'sında biz'im küçük toz tâne'si.
Akıl etdim, ben de susdum; bekledim küçük dost'um bir daha söyleşene kadar.
Bu ara'da ne anlatdığı dağ'ı, ne de koparılan koca kaya'ları doğru'su bu ya;
hiç göremedim şu biz'im küçük toz tâne'sinde.
Amma misafir dedik ya bir kerre, söz'ünü kesmeden dinlemek gerek elbet'de.
Üç'ü beş'i belli değil bir kaç nefes geçti sıradan,
hikâye'sine tekrar başladı bıraktığı aradan, biz'im küçük toz tâne'si.
Ay nerede ise bir kere daha dönmeden, cehennem sıcağı bir sabah;
Nehir'in duman'ı durulmadan, hayal gibi bir kalabalık gördüm uzak'dan.
Vurdukca kırk çeşit ses çıkıyor her tür'lü çekiç'den, taş'dan.
Bağıran, gülen, ağlayan bin bir lisan'dan.
Kayık'ları bir son hız ile bindirdiler kıyı'ya;
yüz'lerce küçük kuru adam sıçradı üst'ümüze.
Gene bağlayıb dört bir taraf'dan ip'ler ile;
kaydırdılar kıyı'ya hepimizi bir çırpıda.
Küçük kuru adam'lar dizildiler kenar'a bir sıra, bekledik uzun bir süre.
Güneş tam yukarı çıkmağa bir karış kala, el'leri yüzük'lü,
kol'ları bezek'li bir ince uzun adam gözükdü uzak'dan.
Ağır yürümesinden belli; efendi sınıf'ından.
Sanki Su'dan gelir imiş gibi akdı yan'ımıza, tek'er tek'er yokladı hepimizi.
Kim'imize tebeşir ile bir çizgi;
kim'imize bilinmez bir işâret koydu ince uzun adam.
Bana gelince durdu bir uzun zaman, sağ'ıma bir bakdı, sol'uma bir bak'dı,
döndü bir daha bakdı.
Kenar'daki sıra'da küçük kuru adam'ların ara'sında gezindi derin kara göz'leri.
Aradığını bulunca, yan'ına çağırdı bir kaş çatım'ı ile.
Zincir'ini kösteğini sürüyüb koşub geldi biçâre, yer'e kapandı hemen,
ince uzun adam kızmadan.
İki kara mızrak'lı, kara yürek'li adam; tutub kol'larından kaldırdılar,
ince uzun adam bakmadan.
"Taş'ların en uygun'u bu; doğru ölç, doğru biç, doğru yont;
yoksa......." deyib, boş bıraktı laf'ın arka'sını, anlayan vardır
nasıl olsa diye;
derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun adam.
Kim'e baksam, kim'i dinlesem diye uğraşır iken ben,
dört bir taraf'ıma ağaç çattılar; bir de üzerine hasır sardılar;
Güneş'i dahî zor görür oldum dedi küçük toz tâne'si bana.
Derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun efendi gider gitmez;
ortadan kayb'oldu küçük kuru adam.
Tez el'den geri döndü; bel'inde bir deri ön'lük, el'inde bir torba
ağır mı ağır.
Tunç çekiç'lerin ses'ini, tunç kalem'lerin sivri'sini hemen fark'etdim torbada.
Bir de küçük kuru kadın geldi yanında;
bir el'inde hasır bohça, öbür el'inde sedir tahta.
İkisi de ses'siz iliştiler bir köşe'sine gölgenin, fısıldaşdılar usul'ca;
kadın ürkek, erkek yılgın.
Kadın sedir tahta'ya serdi un'u, hamur kardı bir müddet.
Erkek geldi dikildi baş'ıma; bakdı uzun uzun, yorgun göz'lerinde gizli
bir hiddet.
Üç beş çalı yakdı kadın, taşdan oyma bir kâse koydu köz'ün üst'üne,
içinde doyurucu tâze maya.
Erkek, üzeri çizgi'li bir çıta çıkardı torba'dan, kaba'ca ölç'dü
en'imi boy'umu;
bir tebeşir ile mîm koydu sağ'ıma sol'uma.
Sonra sıcak ekmeği yediler, banıb çamur'lu zeytin yağ'ına.
İşte bundan sonra keski ile, çekiç ile başladı Ustam ben'i yontmağa.
Dağ'da beni yer'imden koparanlar gibi değil'di vurduğu çekiç.
Sanki okşar gibi düzeltmeğe çalışdı bu küçük kuru adam beni der iken,
dalgın idi küçük toz tâne'si. Kim bilir, belki de ısınmış idi Usta'sına.
Rüyâ'sından silkinib küçük toz tâne'si; bir bir anlatdı gördüklerini,
duyduklarını.
Sıra sıra taş'lar; üzerlerine eğilmiş yorgun baş'lar;
hüzün'lü bir şarkı var dudak'larda, çekiç vurdukca inleyen hep aynı
mısrâ'larda.
Düzeldikce sağ'ım sol'um; değişdi küçük kuru adam'ın alet'leri.
Kenar'larım Üst Taraf'a dik'lendikce, gönye ile;
Toprağa ses'lendik'ce, şâkul ile tartar idi beni.
Ara sıra adetâ korkarmış gibi tesviye tutardı tam boy'lu boy'umca.
Sallandıkca tesviyenin şâkul'ü bir az aykırı'ya; kendi kendi'ne mırıldanır,
göz karar'ı alırdı bir kaç tırnak kalınlık şura'dan bura'dan.
Böyle'ce geçti gün'ler, geçti ay'lar; soğuk kış geldi çöktü karanlık dünyâ'ma.
Küçük kuru kadın bir kaç kat post serdi üst'üne hasır'ın;
küçük kuru adam üşümesin diye.
Artık ne çekiç, ne kalem kaldı Usta'mın el'inde diye gülümsedi toz tâne'si.
Bir kaç boy değirmi çakmak taş'ı el'inde, vursan yumurta kırmaz darbe'ler ile;
tam düz etmeğe çalışdı beni gün'lerce;
Bahar ince yeşil parmak'larını gösterene kadar.
Artık çardağı bozdu küçük kuru kadın; küçük kuru adam sıkılmasın diye.
Güneş vurdu üst'üme birden ay'larca sonra; inanamadım,
ben bu mu idim dedim kendi kendime diye hatırladı birden küçük toz tâne'si.
Sanki rüzgâr'sız bir gün'de,
herkez'e kendi resm'ini hediye eden durgun su'yun yüz'ü gibi parlak ve düz;
iç'imdeki her kum zerre'si; her toz tâne'si can'lı gibi.
Ertesi sabah haber'siz, bir az da surat'sız göründü uzak'dan;
derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun efendi.
Hemen sindi bir kenar'a küçük kuru adam; ürkek, yılgın;
karı'sı çöküverdi yan'ı baş'ına; bir el'i göğs'ünde korkak, nefes'i durgun.
Gelib dolandı hız'lıca üç kere etrâf'ımda ince uzun adam,
durmadan önce küçük kuru adam'ın tam ön'ünde.
İki kara mızrak'lı, kara yürek'li adam davrandı;
Efendi'lerine şirin görünmek maksad'ları.
Durdurdu herkez'i ince uzun adam; sonra kuşağından iki sopa çıkardı,
sap'larından bir'i bir'ine bağlı; açılır kapanır, ne yapacağı bilinmez,
yatırdı el'inin aya'sına; bundan sonra hep bir tutdu iki sopa'yı;
görünmez bir şey'ler ölçer iken üzerimde.
Neden sonra iş'i bitdi; ayağa kalkdı ince uzun adam.
Bütün çekiç'ler, bütün ses'ler kesildi birden her taraf'da.
Nefes'ler tutuldu, kuş bile uçmaz oldu hava'da.
Değişmeyen göz'leri uzun zaman takıldı kaldı küçük kuru adam'ın yüz'ünde.
Gene değişmedi o derin kara göz'leri;
ancak bir küçük hareket yaptı el'i ile kara yürek'li adam'lara.
Bir an'da çözdüler zincir'lerini; saldılar köstek'lerini küçük kuru adam'ın.
Hür'dü artık; sanki yaptığı iş'in karşılığını almışdı artık.
Çünki, ince uzun efendi de bilirdi, nafaka'sı ödenmeyen kapı üst'ü taş'ı,
ağır ödetir idi mimar'ına bedel'ini; ya kan ile, ya da can ile.
O gece sarhoş oldu küçük kuru adam; bir yüksük hurma şarab'ı ile.
İçmese de olurdu ya, şân'ındandır dediler arkadaş'ları,
kendileri efendi'nin gönderdiği testi'leri kan'a kan'a içer iken gizlice.
Geç olub herkez gidince çardağına; kaldı bizim iki küçük kuru âşık baş baş'a.
Yatdılar kaldılar bir yan'da, uzun bir zaman sonra;
küçük kuru kadın döndü küçük kuru adam'a göz'leri ışıl ışıl;
artık hür'sün, nafaka'nda var; alırmısın bana bir tezgâh;
bez dokur, giydiğimizi dikerim, fazla'sını satarım;
kimse'de kalmaz lokma'mız, deyiverdi bir kaç nefes'de.
Küçük kuru adam, bir tezgâh'ın kaç'a mâl olduğunu bilmeden;
kaç ay çalışması gerektiğini düşünmeden olur dedi;
o hür adam'ların, sorum'suz korku'suz, vurdum duymaz gülüş'ü ile.
Sabah oldu ilk defa ben fark'etmeden; sanki bir de dalmışım geceleyin;
her taraf'ım ısınmış, Işık ile yıkanmakdan.
Herkez bir telaş fırladı üç köşe'den, en baş'da benim küçük kuru Usta'm;
sardılar etraf'ımı, ip'ler doladılar dört bir yan'ıma;
yuvarlak kütük'ler üzerinde ağır ağır çekildim,
insan yapı'sı bir toprak bayır'dan yan'a.
Yetmedi güc'ü çeken'lerin sonra'sına, kaldım bayır'ın tam orta'sında.
İşte o zaman bir az daha yakından tanıdım siz insanoğlu'nu,
diye mırıldandı acı acı küçük toz tâne'si.
Nereden geldiler bilinmez; kırbaç'lı adam'lar belirdi apansız,
beni çeken sırt'ların ter'ine kan karışdı; kara kaytan'dan, sarı deri'den.
Ses'leri hiç çıkmadı kan'ı akan'ların; kol'ları hiç yorulmadı kırbac'ı
vuran'ların.
Güç belâ geldik bayır'ın son'una; bir dizi taş var üst üst'e sıra'lı.
Hepsi de benim gibi cilâ'lı amma benim yer'im hepsinden ayrı, çünki
ben; Firâvun'un son geçeceği kapı'nın üst'ünde duracağım,
zaman'ın son'una kadar.
Yerleşince yer'ime, sağ'ımdaki taş gülümsedi yüz'üme.
Aynı dağ'dan gelmişiz, uyduk hemen bir'i bir'imize.
Sol'umdaki taş Nehr'in öbür taraf'ından; çakmak taş'ları var iç'inde
ufak tefek.
Tam oturamadık yatak yatağa; ileri geri sürtüp alıştırmak gerek.
İşte insanoğlu, ne oldu ise orada oldu; ben kendi'mi taş'ın kendi'si
bilir iken;
bir küçük çakmak taş'ı parladı âniden, çakdı derin'den;
ayırdı şu gördüğün küçük toz tâne'sini şeref'li geleceğinden.
Yer'lere düşdüm; ayak'lara bulaşdım; kimse beni görmez, tanımaz oldu birden.
O gün'dür, bu gün'dür insanoğlu; gezerim eski dost'um rüzgâr'ın sırt'ında;
bilirim baktıkca sen bana; göremezsin o eski kaya'ları, o cilâ'lı taş'ları.
Ama şu'nu unutma insanoğlu;
siz'ler de, kendinizden çok daha Büyük bir Varlığın toz'usunuz ancak,
siz'ler bilmeseniz de, deyiverdi küçük toz tâne'si bana.
Doğru'su bu ya; üzüldüm küçük dost'umun baht'ına;
ama alamadım kendimi sormakdan;
ne oldu şu biz'im küçük kuru adama diye.
Mezar'in iç'ini gördü bir kerre dedi'ler; Firâvun ile berâber gömdüler;
sır'rını kimse'ye veremesin diye.
Küçük kuru kadın'a beş parça gümüş verdiler; çok düşünmesin diye.
Bir gün yas tuttu küçük kuru kadın, komşu'ların tam ön'ünde;
iki'nci gün iki tulum şarab satın aldı bir gümüşe, ev'dekilere hediye
olsun diye;
üç'üncü gün üç çuval buğday satın aldı bir gümüş'e, köy'de ekilir diye;
dörd'üncü gün dört testi yağ satın aldı bir gümüş'e, göç'de iş'e yarar diye;
beş'inci gün beş harar su aldı bir gümüş'e, yol'da içilir diye;
altı'ncı gün altı kulaç ip satın aldı bir gümüş'e, yük sarmağa yarar diye;
yedi'nci gün karanlık çökünce;
süzüldü çardağından gizlice, kimse'ler görmesin diye.
Dolandı koca Mezar'ın gölge taraf'ına,
saydı sağ köşe'den taş'ları üç el'in parmağı kadar;
tıpkı küçük kuru adam'ın kendi'sine her gece uyumadan önce bellettiği gibi.
El yordam'ı yok'ladı küçük kuru adam'ın yontduğu en hile'li taş'ı;
buldu çentiği kenar'ında, sokdu keski'yi iç'ine, itdi bütün güc'ü ile.
Kaydı düşdü koca taş ince bir kum sel'i üzerinde.
Durmadan girdi koca Mezar'a küçük kuru kadın,
geçti karanlık dehliz'leri, indi daracık geçit'leri, geldi bir kara
kuyu'nun baş'ına.
Bir kere nefes'lendi, sonra ses'lendi yüreğinden ürkek'ce;
"Oradamısın" diye, küçük kuru kadın, kuyu'nun soğuk derinliklerine.
Sanki bilinmeyenden, sanki bir daha hiç görülmeyecekden;
sanki Ölüm'den bir nefes duyuldu.
Saldı altı kulaç ip'i kuyu'nun dib'ine küçük kuru kadın;
taş yontmakdan taş'laşmış kol'lar, çekdi çıkardı küçük kuru adam'ı yukarı.
Geçtiler dehliz'leri geçit'leri, çıktılar kara gece'nin kucağına hiç
konuşmadan.
Orada bir an durdu küçük kuru adam;
bakar iken sene'lerce esîr'i olduğu çardak'lara uzak'dan,
göremedi bir hayal gibi koca Mezar'ın gölge'sinde duran;
derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun adam'ı;
o derin göz'lerinde bir gülümseme, belli belirsiz.
Korkmayın, dinleyin; deyib bir kaç söz ile gösterdi Rüyâ'ların doğduğu
Işık'ları, O'nun va`ad etdiği toprak'ları.
Sonra karışdı kayboldu karanlık'larda akan bir su gibi; sanki hiç olmamış gibi.
Dehşet'leri, hayret'leri durulunca dönüb yürüdüler;
küçük kuru adam ile küçük kuru kadın sessiz'ce;
kurtuluş'a doğru, hürriyet'e doğru, yeni'den var oluş'a doğru,
Güneş'in ilk Işık'larını yaydığı yer'lere doğru.
Bundan sonra sus'du bir zaman biz'im küçük toz tâne'si.
Anladım derd'ini, deşmedim yara'sını; bir az neşe'lensin diye;
nereleri gördün dost'un rüzgâr'ın sırt'ında diye sordum usul'ca.
Bir az küskün, bir az üzgün; gitdi kâğıd'ın bir az öte'sine;
sana hiç anlattımmı çıkış'ımı Mısır'dan insanoğlu diye ses'lendi bana.
Hayır dost'um; hiç duymadım, anlat ne olur deyince;
kırk yıl'lık bir çöl fırtına'sı çizdi bana kafa'mda,
kabarmış dağ'lar gibi sarı toz'dan, kara bulut'dan.
Öyle'ce geçmişler Sinâ'yı hep beraber, bir hışım ile;
gelmişler tepe'leri dalga dalga orman'lık bir memleket'e.
Bahçe'leri üzüm sıra'lı, vâdî'leri zeytin dayalı, yamaç'ları sedir döşeli;
tıpkı derin kara göz'lü, hüzün'lü yürek'li, ince uzun yaşlı bir adam'ın;
bir kaç zaman önce, bir Mezar gölge'sinde va`d etdiği gibi.
Bu memleket'de artık ölmüş çöl canavar'ı,
çökmüş bütün toz'lar ara'daki Vâdi'lere;
sanki tarla'lara can verecek sarı bir ırmak gibi.
Ben ise dedi küçük toz tâne'si, ben alıştığım yer'leri severim;
baktım bir kalabalık, gene taş'lar, çekiç'ler çınlıyor yalnız bir
tepe'nin etraf'ında;
kızıl sakal'lı adam'lar ter'liyor çekilen ip'lerin uc'unda.
Rüzgâr'ın bir dil'inden kıvrılıb inince koskoca bir alan'a;
durub düşemedim istediğim yer'e,
gittim yapıştım kızıl sakal'lı bir usta'nın ter'li aln'ına.
Kurtulayım derken ben, el'i ile sildi ter'ini;
gidib önlüğüne bulaşdım, kaldım bir köşe'sinde kuzu deri'sinin.
Mısır'daki Usta'ma hiç benzemiyor bu kızıl sakal'lı adam'lar;
zincir köstek görmedim kimse'de; kırbaç hele hiç yok orta'larda.
Her taş ocağında olur ya, bir düzine değişik dil dönüyor ağız'larda;
amma kimse'nin inandığı başka değil buralarda.
Neden bilinmez, delik deşik taş'dan bir tepe'nin etraf'ını;
on adam boy'u bir duvar ile çevirmeğe çalışıyor hepsi bir arada.
Ad'ı bile yok tepe'nin; kim'i dinlesem Harman Yer'i deyib geçiyor kısa'ca.
Bitince duvar, bir'de Binâ kuracaklar imiş tepe'nin tam üst'üne.
Her Hür İnsan kendi'sini bilsin; Her Hür İnsan O'nu tanısın,
Harman Yer'inde çöp'ünden çapağından sıyrılsın diye.
Ölecek'lere Mezar değil, Yaşayacak'lara Mâbed olsun diye.
Herkez'in nafaka'sı var; herkez'in yer'i belli burada.
Önlüğüne bulaştığım kızıl sakal'lı adam; Mısır'lı kadar Usta değil belki amma;
çok daha çabuk iş görüyor; hür olduğundan olsa gerek;
çünki pek bir şevk ile çalışıyor.
Cilâ'lı değil belki işledikleri taş'lar amma,
çok daha sağlam duvar ördüklerine ben şâhid'im dedi küçük toz tâne'si bana.
Ne de olsa bin'lerce sene ayak'da kalan duvar'ları;
gün'lerce ağlayan insan'ları görmüş, dinlemiş olsa gerek.
Asıl beni en çok şaşırtan dedi küçük toz tâne'si bana;
kızıl sakal'lı Usta'mın kalıb yontar iken, kara tunc'u döker iken;
çocuk'larına anlatdığı hikâye'ler oldu.
Ana'sının anlatdığına göre Güneş'in kayb'olduğu yer'lerden göçmüşler.
Hattâ kızıl sakal'lı Usta'mın söylediğine göre kaçıp da gelmişler.
Ata'sını hiç görmemiş, uzun çöl yolunda bir yer'lerde kalmış,
Ana'sı deniz böcek'lerinden boya kaynatılan bir belde'ye yerleşmiş,
Oğl'unu burada doğurmuş ama neden, nereden kaçtıklarını hiç söylememiş.
Sa`dece çöl'ü geçerler iken,
yıldız akan bir gece'de artık iki'nci bir can taşıdığını söyleyince sevinç ile;
Ata'sı zâten son kalan beş'inci harar'daki su'larından bir daha hiç içmemiş;
asıl ihtiyac'ı olana kalsın diye.
Bir kaç gün daha yürüdükden sonra,
kurumuş soluğu adam'cığın; içindeki toz barışmış toprağa, can'ı neki;
Güneş azgın, Güneş kızgın, Güneş yangın.
Kalmayınca artık mecâl'i, çökmüş kalmış bir kum tepe'sinin gölge'sine;
buradan ileri artık sen yalnız yürüyeceksin demiş;
kızıl sakal'lı Usta'mın Dul Ana'sına.
Sen düz yürüdük'ce; asl'ımız bilinecek,
Sen Hür yaşadıkca; nesl'imiz yürüyecek,
Güven'im tam'dır sana, diyebilmiş güç'lük ile.
Küçük kuru kadın göz yaş'ları bitince, hıçkırık'ları tükenince;
sormuş usul'ca, doğacak olan'ın ad'ı ne olsun diye.
Kızıl Sakal'lı Usta'mın küçük kuru Ata'sı son bir gayret ile;
ism'ini bilemem ammâ, dilerim;
öğrendiğini İhram gibi örter olsun; öğreteceğini Ehram gibi ölçer olsun;
Vereceğini Hurma gibi saçar olsun; alacağını Haram gibi tartar olsun;
Sevdiğinin günâh'ına Mahrem; düşman'ının sevâb'ına Muharrem olsun;
dilerim öyle olsun, diyebilmiş bitkin ama artık sâkin;
son nefes'i gelip geçen bir rüzgâr'a katılıb asıl hürriyet'e doğru
uçub gider iken.
İşte bundan'dır; ben fırtına'yı, rüzgar'ı pek bir severim.
Her geçiş'inde bildik bilmedik; sevdik sevmedik, nice dost'un ses'i var'dır;
hattâ son nefes'i var'dır; ama duyub dinleyene dedi küçük toz tâne'si bana.
Sonra yorulmuş olsa gerek,
gitdi girdi kıvrım'ına kâğıd'ın kaldı öylesine ses'siz, suskun.
Üstelemedim, gün olur devrân döner; gene söyleşir, gene dert'leşiriz
nasıl olsa diye.
Gök Yüz'ünden üç gül düşdü bahçe'me;
Bir'incisi;
Hakikî sevgi'nin sonsuz sâdâkat ve itîmat olduğunu duyabilen bütün
çırak'lar için,
İki'ncisi;
Her karanlık kuyu'nun, er veyâ geç aydın'lık bir çıkış'ı olduğunu
görebilen bütün kalfa'lar için,
Üç'üncüsü;
Koparıldığı Kaya'ya hiç bir zaman ulaşamayacağını bilse bile;
O'nu bir ömür boy'u özleyecek ve arayacak olan bütün küçük toz tâne'leri için,
Ben duydum, ben anlatdım; sanmayınki kul söyletir;
Hayal perde'si deyib geçmeyin; gölge'yi Asıl Sâhib'i gösterir.
Bilen'ler ersin murâd'ına, Eren'ler varsın Kerâmet'ine;
Anlatılan kıssa'ya, dinleyenlerin hisse'si ışık gönderir.
Osman Levend.

Hiç kendimize " Neden ve ne için yazıyoruz ? Nasıl bir dürtü bu ? " sorularını sorduk mu ? Ya da yazmak eyleminin içinde neler gizlendiği üzerine kafa yorduk mu ? Zahmet dahi etmediysek benim kedi merakım bunlar ...
웃- ❝ Yazma isteğinin sebebi belki de insanın soyunu sürdürme güdüsü gibi bir şey.❞
웃- ❝ Geride iz bırakabilmek endişesinin doğurduğu unutulmak korkusu.❞
웃- ❝ Yazma isteğinin sebebi belki de insanın soyunu sürdürme güdüsü gibi bir şey.❞
웃- ❝ Geride iz bırakabilmek endişesinin doğurduğu unutulmak korkusu.❞
웃- ❝ Bir farklılık, başka bir bakış açısı sunmak istemek.❞
웃- ❝ Ve belki de en tehlikelisi tatminsizliğin tatminine çalışmak, yukardakilere sığınarak.❞
웃- ❝ Ve belki de en tehlikelisi tatminsizliğin tatminine çalışmak, yukardakilere sığınarak.❞
Bize yazdıran yukardakilerden biri ya da farklı birşey olsa da en masumane haliyle dahi bir "İtirazın" olması lazım yazmak için. Bir şeylere karşı gelmek, isyan. Aykırı olduğunu bilmek ve hissetmek. Karşılıksız ve değersiz hissetmek kendini. İspat. Anlaşılmamak. Anlaşılamadığını söylemek. Ve bunu söylemekle yetinmeyip, yazmak. Çizgilere, sembollere dökebilmek. Sözle anlatılamayanları.. Çizgiler ile bir kere daha ifade etmek, daha bir anlaşılır olmak için.
Fakat kime ?.Yazmak eylemi için en az iki kişinin olması lazım ki Okumak fiili oluşsun. Yani yazan veya yazar okunması için yazıyor. En masum beklentisi bu. Okunabilmek ve anlaşılabilmek. Bir diğeri yada başkası tarafından algılanabilmek için yazıyorsak eğer.
Eyvah ! Yalnızız !.
İnsanoğlu sesine ses ister, yazdıklarının ise okunmasını ...
Yazıyoruz çünkü yapayalnızız. Kimilerimiz ten yalnızı, kimilerimiz ruh yalnızı, kimilerimiz ise ilgi yalnızı. Bazılarımız sevgi, bazılarımız da şevkat yalnızı ...
Fakiriz. Eksik olanlar ya da hiç olmayanlar var bizlerde. Yazarak belki de sokak ağzıyla dileniyor veya nazikçe rica ediyoruz. Yazıyor ve bekliyoruz. Velhasılı kocaman bir siyah oda ve bizler ❝YALNIZ❞ ız. Eksiğiz şen kahkahamız arş-ı alaya çıksa da. Palyaçonun güldürürken ağlaması gibi. Blog lar, FaceBook, web sayfaları. Sanal ne bulursak. En ince ayrıntıya varana değin oraya buraya karalayıp duruyoruz.
Fark edilmek istiyorum, beni fark edecekmi ? Edeceklermi ? diyerek. Yığınların arasından zıplayıp duruyoruz. El sallıyoruz "Ben Burdayım", "Beni Gör" diyerek. Yazıyoruz, "Ben de bunlar var, içimde olanlar, yollarda biriktirdiklerim, yüreğimdekiler, avucumdakiler bunlar" demek için.
Eyvah ! Yalnızız !.
İnsanoğlu sesine ses ister, yazdıklarının ise okunmasını ...
Yazıyoruz çünkü yapayalnızız. Kimilerimiz ten yalnızı, kimilerimiz ruh yalnızı, kimilerimiz ise ilgi yalnızı. Bazılarımız sevgi, bazılarımız da şevkat yalnızı ...
Fakiriz. Eksik olanlar ya da hiç olmayanlar var bizlerde. Yazarak belki de sokak ağzıyla dileniyor veya nazikçe rica ediyoruz. Yazıyor ve bekliyoruz. Velhasılı kocaman bir siyah oda ve bizler ❝YALNIZ❞ ız. Eksiğiz şen kahkahamız arş-ı alaya çıksa da. Palyaçonun güldürürken ağlaması gibi. Blog lar, FaceBook, web sayfaları. Sanal ne bulursak. En ince ayrıntıya varana değin oraya buraya karalayıp duruyoruz.
Fark edilmek istiyorum, beni fark edecekmi ? Edeceklermi ? diyerek. Yığınların arasından zıplayıp duruyoruz. El sallıyoruz "Ben Burdayım", "Beni Gör" diyerek. Yazıyoruz, "Ben de bunlar var, içimde olanlar, yollarda biriktirdiklerim, yüreğimdekiler, avucumdakiler bunlar" demek için.
Eğer seversen sen ? bende olanları.
Ve değiş tokuş etmek istersen okumakla ?. Yazarım o zaman fark edildiğim ve en makbulü anlaşılabildiğim için. Yalnız kalmaz, sosyalleşiriz mi ? o zaman. Ya da yalnız olmadığımızı Zannederiz bu sanal ortamda. Zannetmek. Aslında olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek. Aldatmak kendimizi. Nasıl olsa Yalanların zararlı olmadığını öğrendik bir kere. Önemli olan BEN. Tanışır tanışmaz bir birimize sorduğumuz "MSN'in ne ?", "email ini versene?" soruları. Kimse kimsenin adresini bilmiyor. Sanal aleme uygun bir yapılanmanın dayattığı elzem soruları soruyoruz.
Elektronik postanın içine bir koku, kenarına buse konmuş ufak bir mendil, bir tutam saç, bir çikolata yaldızı ve göz yaşı konulabilirmi ? Kaçımız son beş yılda mükemmel bir kağıda siyah bir mürekkep ile dolu dolmakalemin tuttuğu bir el(kalp-gönül) ile yazılmış bir mektup alabilme şansına sahip oldu ?. Posta kutusunda bulabilme sevincini yaşadı ? Ya da biz bu sevinci birisine yada birilerine yaşattıkmı ? Çiftlerin evde kendi aralarında yazıştıkları bir posta kutuları varmı? Oraya birbirlerini ne kadar sevdiklerini, özlediklerini ve biricikliklerini yazıp atıyorlarmı ? Birlikteliklerinin geçmişine dair sağlam ayak izleri oluşturuyorlarmı ? Ya da güzel bir dolmakalem ile yazılan mesajların olduğu ortak bir sevgi defterleri ...
Çocuklar artık dolmakalemin bir yazı aracı olduğunu sadece el işi dersinde öğreniyorlar. Ne kadar acı !
Güzel defterler olmalı bizden geriye.. o ana değin okunmamış. Buruşmuş ellerimiz bir gün saten bir kurdela ile bağlanmış mektupları okşamalı. Gözlerimiz onları okuma şansını tekrar tekrar yakalamış. Geçmişimizin acı, tatlı bir sürü parçasını hırpalanmış hafızamızda tekrar tazelemeli belki bir tebessüm belki de iki minicik damlayla yanaklarımızda. Bizi biz yapan parçalar, hatıralarımız, bizi sevenlerin izleri, biri fişi çeker ise yok olmamalı. Biz bu şansı onlara vermemeliyiz. Yazmalıyız hak edenlerin hak ettikleri gibi ...
Cici Anne huzur evine gitmeyi büyük bir olgunlukla kabul ettiğinde, evden çıkmadan önce yanına sadece Sevgili Sevgilisi(Öteki Yarısı) nın mektuplarını koyduğu Ardıç ağacı kutuyu almıştı. Ardıç ağacı, içine her ne konulursa kendisi gibi güzel kokutur. Zor işlenen, sert bir ağaçtır. Eski zamanlarda Anadolu'da ki Gelin Hanımların mutlaka Ardıç tan bir çeyiz sandığı olurdu. Sonsuza değin saklamak için elleriyle hazırladıklarını ve yeni evinde sahip olduklarını.
Ardıç Ağacı, duvarı bitirdiği gibi kağıdı da çürüten rutubete mukavemetlidir. İyi korur içine konulanları
Ve çok uzun yıllar yaşar ve yaşatır içine konulan sevgileri.
Ve değiş tokuş etmek istersen okumakla ?. Yazarım o zaman fark edildiğim ve en makbulü anlaşılabildiğim için. Yalnız kalmaz, sosyalleşiriz mi ? o zaman. Ya da yalnız olmadığımızı Zannederiz bu sanal ortamda. Zannetmek. Aslında olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek. Aldatmak kendimizi. Nasıl olsa Yalanların zararlı olmadığını öğrendik bir kere. Önemli olan BEN. Tanışır tanışmaz bir birimize sorduğumuz "MSN'in ne ?", "email ini versene?" soruları. Kimse kimsenin adresini bilmiyor. Sanal aleme uygun bir yapılanmanın dayattığı elzem soruları soruyoruz.
Elektronik postanın içine bir koku, kenarına buse konmuş ufak bir mendil, bir tutam saç, bir çikolata yaldızı ve göz yaşı konulabilirmi ? Kaçımız son beş yılda mükemmel bir kağıda siyah bir mürekkep ile dolu dolmakalemin tuttuğu bir el(kalp-gönül) ile yazılmış bir mektup alabilme şansına sahip oldu ?. Posta kutusunda bulabilme sevincini yaşadı ? Ya da biz bu sevinci birisine yada birilerine yaşattıkmı ? Çiftlerin evde kendi aralarında yazıştıkları bir posta kutuları varmı? Oraya birbirlerini ne kadar sevdiklerini, özlediklerini ve biricikliklerini yazıp atıyorlarmı ? Birlikteliklerinin geçmişine dair sağlam ayak izleri oluşturuyorlarmı ? Ya da güzel bir dolmakalem ile yazılan mesajların olduğu ortak bir sevgi defterleri ...
Çocuklar artık dolmakalemin bir yazı aracı olduğunu sadece el işi dersinde öğreniyorlar. Ne kadar acı !
Güzel defterler olmalı bizden geriye.. o ana değin okunmamış. Buruşmuş ellerimiz bir gün saten bir kurdela ile bağlanmış mektupları okşamalı. Gözlerimiz onları okuma şansını tekrar tekrar yakalamış. Geçmişimizin acı, tatlı bir sürü parçasını hırpalanmış hafızamızda tekrar tazelemeli belki bir tebessüm belki de iki minicik damlayla yanaklarımızda. Bizi biz yapan parçalar, hatıralarımız, bizi sevenlerin izleri, biri fişi çeker ise yok olmamalı. Biz bu şansı onlara vermemeliyiz. Yazmalıyız hak edenlerin hak ettikleri gibi ...
Cici Anne huzur evine gitmeyi büyük bir olgunlukla kabul ettiğinde, evden çıkmadan önce yanına sadece Sevgili Sevgilisi(Öteki Yarısı) nın mektuplarını koyduğu Ardıç ağacı kutuyu almıştı. Ardıç ağacı, içine her ne konulursa kendisi gibi güzel kokutur. Zor işlenen, sert bir ağaçtır. Eski zamanlarda Anadolu'da ki Gelin Hanımların mutlaka Ardıç tan bir çeyiz sandığı olurdu. Sonsuza değin saklamak için elleriyle hazırladıklarını ve yeni evinde sahip olduklarını.
Ardıç Ağacı, duvarı bitirdiği gibi kağıdı da çürüten rutubete mukavemetlidir. İyi korur içine konulanları
Ve çok uzun yıllar yaşar ve yaşatır içine konulan sevgileri.

Bugüne kadar şu kadar sene oldu dergilere oraya buraya karalayalı da..,Neden yazarım. Ne için buradayım hiç mi hiç aklıma gelmemiş, bunun üzerine düşünmemiştim.
Cevap basit yerlerdedir aslında. Yanıbaşımızdadır da biz göremeyiz.Kıyısından geçip gideriz hep. Oysa evrenin bizler için hazırladığı, tohumları çok uzaklarda bir yerlerde ve farklı zamanlarda atılan ne çok hadise birbirleriyle etkileşime girip bugünlerde bir araya gelerek meyvaya sebep olmuştur. Anlamak için, an içinde gözler kapanıp tefekkür denizinde akislenenlere bakıldığında neler neler vardır görmek, bilmek için ...
Annesi, kapının önünde
Sen adam olmayacaksın. Bu halin ne !.
Saat kaç ! Utanmıyormusun !
Köprü altı serserisi ! diye bağırıyordu.
Kendisinden ağır çantası elinde kapı önünde ki paspasın üzerinde duruyordu. Laf işitmek bir şey değildi de, beklediği olmasaydı. Ama bildiği gibi annesi bir tokat aşk etti yüzüne. Kepçe diye arkadaşlarının alay ettikleri kulaklarını tutan gözlükleri paspasının üzerine düştü ses çıkarmadan. Yanağının acıdığını hissetti önce. Sonra yakıcı bir sıcaklık kapladı tüm vucudunu kulak uçlarına değin. Başı önünde omuzları düşmüştü. Ufalmış gibi hissettiği gövdesinin üstünde duran başında ki gözleriyle minicik papuçlarının uçlarına bakarken annesi tarafından içeriye alınmayı bekliyordu. Sessizliği, kapının gümbürtüsü bozdu. Kapattı gözlerini. Yine bildiği üzere annesi, işlediği kabahati babasının yüzüne söylemesi için kapıyı suratına kapatmıştı. Üst kata çıkan merdivenlerde oturup babayı bekleyecekti çaresiz.
Kapı civarından ayrılmıyor, apartmana giren komşulardan utandığı için oturdukları dairenin kapı zilini yeni çalıyormuş gibi yapıyordu. Gelen gidenin olmadığı anlarda merdivende oturarak babasını bekliyor ve düşünüyordu. Denizle ilgili şeyler küçücük kafasına büyük dertler açıyordu. Her seferinde kendine söz vermesine rağmen o su kütlesinin davetine kayıtsız kalamıyordu. Tahsil ve terbiye aldığı Fransız mektebinin o kasvetli basık havasından kurtulup Karaköy rıhtımından denizi ve gemileri seyretmek onun çocuk ruhunda büyükler tarafından anlaşılması pek de mümkün olmayan derin etkiler yaratıyor, anlam veremediği soğuk rüzgarlar estiriyordu. Gün içinde bir türlü gülemeyen yüzüne biraz buruk bir tebessüm asılı kalıyordu o anlarda. Her ne ise bu deniz sevgisi, sülalede pek alışılmış bir eğilim değildi ve ailede herkes yadırgıyordu. İlkokul dördüncü sınıftayken Fatoş halası ona Doğan Kardeş Yayınlarından çıkan Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi adında bir kitap hediye etmişti. Ah ! o kitap yokmuydu.
Her şeyin sebebi, başlangıcı o kitaptı..
Kaptan James Cook, Amudsen ve Magellan'ı okumasıyla artık iflah olmaz bir deniz tutkunu ve kaşif olmaya pupa yelken giden bir çocuk olduğunu anlamasa da onlar ile yatıp onlar ile kalkıyordu. Bu tutkusunu farkeden hocası ona sınıfın önünde Magellan yada Amudsen i anlattırdığında her şey daha bir depreşiyordu içinde. Hani okul çıkışı valizi hazır olsa o tropik güneşli, hayal ettiği sulara hemen gidecek. Bu tarz rüyalara batıp çıktığı vakitlerde denize merakını bilen hocası, Sadun Boronun gazetede yayınlanan güncesini okuma ve sınıfa anlatma görevini verdiğinde ipin ucu kaçmıştı kendisi için. Sadun Boronun mektuplarını gazeteden kesip sınıftaki panoya iliştiriyor ve zaman zamanda sınıfa anlatıyordu. Kısmetin dünya seyahati sayesinde yarım yamalak da olsa Coğrafya ilminin önemini, yumurtaları parafine batırmayı, limonları folioya sarıp saklamayı, dümen tutmayı ve ticaret rüzgarlarını öğrenmişti bile. Bunu farkeden babasının satın aldığı Atlas ile soğuk kış akşamlarında kendini mutsuz eden herşeyden kaçıp istediği denizlere, uzakta ki tropik adalara, bilmediği ülkelere bir çırpıda gidebiliyordu. Nihayet 1968 in yazında babasının omuzunda Dolmabahçe rıhtımına gelen Kısmeti, Sadun Boru'yu, Oda Hanımı ve bir de Miço yu alkışlıyor. Bu deniz tutkusuna, adam olur diye verildiği Fransız kolejinin su kenarında olması tuz biber ekiyor. Son zilin çalmasıyla arkadaşı Erdal ile Karaköy rıhtımına iniyorlar. O dönemdeki yolcu gemilerinin isimlerini uzaklardan bacalarını gördüklerinde her ikisi de söyleyiveriyorlar. Bazı okul çıkışlarında Erdal ile yüzer iskeledeki kitapçıların tezgahlarında duran ikinci dünya savaşı gemilerini anlatan kitaplara bakarak vakit geçiriyorlar. Iskeleye o dönemde Glasgow dan gelen Turan Emeksiz, Ihsan Kalmaz gibi pırıl pırıl şehir hatları vapurları bir bir yanaşıyor. Erdalı, Kadıköye her yolcu edişinde ona imreniyor. Arkadaşı Anadolu yakasında oturuyor. Bu yüzden hiç bir suç işlemeksizin her günün akşamı ve sabahı gemiler ile su üstünden geçebiliyor arkadaşı. Birde sis olan sabahlarda doğal olarak Erdal derslere gelmiyor. Kendisi şanssız. Avrupa yakasında olan evlerinden her sabah sardalya kutusu misali bir otobüs ile okuluna seyahat etmek zorunda kalıyor. Şansızlığını bir talihe, sevgiliyle yaşanacak güzel saatlere dönüştürecek imkan için küçücük aklı hep meşgül. Bir sıra arkadaşı var. Arto Tömsü. Çilli, sevimli, gülüşü güzel bir çocuk. Harçlıklarını birleştirerek Galata Köprüsünün girişindeki Adalı dan basit çapari oltaları alıp okul çıkışında köprü üstünden balık tutuyorlar. Annesi, okul dönüşlerinde mutlaka kokluyor onu balık tutup tutmadığını anlamak için. Galata Köprüsünün üzerinde balık tutmak için Artoyla yer ararlarken Eminönünden saat 15:30 da bir Boğaziçi vapurunun kalktığını keşfediyor. Planı gayet basit. Eğer okulda cezaya kalmadıysa vapur saatine kadar Karaköyde yüzer iskelede kitapçılarda oyalanıp Galata Köprüsünü geçerek buharlı dilenci vapurlarından biriyle Bebeğe kadar gidecek. Bebek iskelesinden sonrada o dik yokuşu Etiler'e kadar tırmanıp eve ulaşabilecek. Plan iyide 15:30 da yola çıkan vapur 17:30 da Bebekte oluyor. Elindeki ağır çanta ile de yokuşu tırmanıp eve varması bir 30 dakika çekiyor. Öğleden sonra ikide çıktığı okuldan eve akşam saat altıda varınca azarlanmayı ve tokat yemeyi sessizce kabulleniyor. Nasıl bir yol izleyerek eve ulaştığını anlatsa; o buharlı gemilerde sitim kokusunu hiç koklayamayacak, makine dairelerini göremeyecek, o güzelim Boğaziçinden hep mahrum kalacak. Her gün ailesinden gizli yaptığı eve dönüş yolculuğunda tüm buharlı gemileri tanıyor. Ingiltereden getirilirlerken nasıl hırpalanıp Istanbulda tamir edildiklerini öğreniyor. Bu buharlı gemilerin hangilerinin Boğaz hattında, hangilerinin Adalara çalıştığını ezberliyor. Annesi çok hüzünlense de Izmit Körfezinde batan Üsküdar vapurunun hikayesini anlatıyor ona. Yazlıkda bir komşu kızı var. Babası Üsküdar vapuruna dalan ve sonra su altında gördüğü manzaraların acısından intihar eden bir bahriye subayı. Kıza garip bir ilgi duyuyor ama söyleyemiyor. Ufak olan aklı bu derdine çözüm getirmeye çalıştığı sıralarda anneyle babanın bitmez tükenmez kavgalarına tanık oluyor.
Vucudunun her zerresine minik iğneler batmasına sebep olan ailesinin parçalanması fikrinden kaçabilmek için geldiği Bebek sırtlarından hep Sumatra'ya ya da Karaib denizine giden ortadan kasaralı bir şilebe binip gidiyor. Yıllar yılı o şilep ile ordan oraya atlası koltuğunun altında bu kabustan kurtulmak için seyahat ediyor. Rüyalarında baharatlar, egzotik meyvalar yüklüyor ambarlara, köpekler çekiyor kızağını... Yıllar yılı bu düşler ile teninde tuz ve balık pulları ile yaşıyor. Tabiat onu bir erkek olması için hazırladığı günlerden birinde yumuşak iklimli bir limanda, ufak tefek şirin bir kızcağız ona anne-babasının yaptıklarını yapmayacağına söz verince; Boroların aksine sekiz göz, dört kol, dört bacak oluveriyorlar. Nikah davetiyesine gerçekleşek tören için Palamar Çözme Merasimi ibaresini koyuyorlar. On iki yıl sonra aynı yumuşak iklimli limanda o ufak tefek kızcağız hemde 1 Temmuz Denizcilik Bayramında gemiyi terketme kararı aldığında hakimin "vazife göremez" kararıyla çok sevdiği tekne hurdaya ayrılıyor. Teknenin omurgasının kızağa koyuluşundan suya indirilişine kadar geçen süreci iyi bilen arkadaşı Cem Gürdeniz hurdaya sevk haberini aldığında telesekretere Belçikadan şu mesajı okuyor.
" Ben Cem Gürdeniz!. Mektubunu bugün aldım. Öncelikle şunu söyleyeyim. Olanlar için çok üzgünüm. Ancak şunu hiç bir zaman unutma ki; gemi seyre çıkarken her şeyiyle tamam olarak yola hazırlanır. Fakat seyir esnasında geminin kazanı da patlayabilir, makinesinde arıza çıkabilir, çarkçıbaşıda gemiyi terk edebilir yada ikinci komutan gemi komutanına ihanet edebilir. Ama bu demek değildir ki gemi top yekün elden çıkıyor. Sen kendi gemini korumakla ve hayat denen bu yolculukta bir noktadan bir noktaya erişmekle yükümlüsün. Öyle gemiyi bir anda terk etmek gibi şeyler düşünemem. Güçlü ol !. Evvel Allah beraberiz."
Abdülaziz döneminde satın alınacak gemiler için yapıldığı gibi dostlar arasında dolaştırılan kumbara sayesinde maddi-manevi her türlü yardım toplanarak tekne, havuzlanıyor. Ve askeri bahriyeden temin edilen saçlar ile yara bir güzel kapatılıp gemi hurda kaydından kurtularak hayat denizine iniyor. Şimdilerde ise bu gemi okuma sabrı olanlara yük alıp verme gayretiyle çalışıyor. Her ay başı yazdığı dergiyi bayiide eline aldığında gizliden gizliye çocukça gururlanıyor. Derginin ön kapağının arkasında yer alan yayın kurulunda kendi adı, Sadun Boronun iki satır altında yazıyor. Evet !. Şimdi anlıyor.
Gecenin ilerlemiş bu saatinde ciğerlerine doldurduğu havada Ermeni arkadaşı Artoyla tuttukları balıkların pulları, Sadun Boronun ona bilmeden çocuk yaşında gönderdiği uzak denizlerin kokusu, tropik adaların ay ışığındaki kıyıları, gülümseyen yerli insan yüzleri ve bir de annesine cevabı var.
Annem .... !
Annelerin üzülmesine hiç gerek yok.
Deniz ile ilgilenen çocuklar köprü altı serserisi olmazlar. Coğrafya, matematik, geometri, trigonometri, fizik, kimya, mekanik gibi pozitif ilim dallarında bilgilenip doğa olayları karşısında inancın değerini ve evrenin gerçek birliğini kavrarlar. Varlığı ve yokluğu bizzat öğrenerek tevazuu da, gururu da gizlice yaşarlar. Kalem kitap ve öğrenme arzusundan hiç uzak kalamazlar. Bir araya geldiklerinde anlatır, paylaşır ve en önemlisi yazarlar.
Korktuklarının hiç biri olmadı da Anne ....
Öğretmemiştin ..., Öğrenemedim., Beceremedim.,
Kırılmamayı , İncinmemeyi ...
Yine de ve her şeye rağmen, bu dünyada senin en güzel yansıman
En derin izin im.... Ben.



