{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }
Son Kez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Son Kez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Oturup şöyle bir yaşama baksan !
Hep gelenler ve gidenler var. Gelişleri ve gidişleriyse hep bir dönüm. Zamana ait dönümler, olaylara ait dönümler. Gelişinin yıl dönümü.., gidişinin yıl dönümü..
Giden gelene açacağı yerin genişliğiyle doğru orantıda bir şiddette çekip gidiyor aceleci bir tavırla. Öyleki yalnızlığı bile emanet bırakarak ayrıldığı mecradan. Sonra hep yalnızlığa yükleniliyor, "Vur Abalıya" misali. Yalnızlığın ne suçu var ki?. Gidenin vicdanının kirlisini yıkamadaki kurgusuna bakmak lazım.
Aslında Yalnızlık adaletli, Yalnızlık Şevkatli. Giden, kurguladığının gereği, ucunu kendisine bağladığı Yalnızlık ipini çektiğinde Yalnızlık yine de adalet için çırpınır.
Bu yüzden Yalnızlık terk edilene haksızlık yapmadığının bir nişanesi olarak Yalnız kalmaması için ardında Yalnızlık bırakır.
.




Neden olduğunu bilmesemde cam ve suyu birbirlerine benzetirim hep. Su tanecikleri ile de Cam kırıklarını. Biri evrene öbürü insana dair hikayedir. İkisi de tabiatta yok olmaz. Biri esnek diğeri kırılgan...
Bir de suyu Sevgiye, Aşka benzetirim. Birliktelik ise Su dolu Cam bir kab. Cam aşkı sarıp sarmalar, incecik. Ateşte geçirdiği zamanın yanmışlığı, özlemiyle. Aşksa hırpalamaz kabını, şeklini alır, zerresine kadar tutkuyla tutunur. Cam bunu bilir de yek vücut olur suyla, şekil verir, tüm berraklığıyla göstermek, güzel kılmak için aşkı. Su ise Cama CA(N),AN olur bereketli göğüsleriyle. İkisi birbirleriyle anlam bulur.
Yağmur yağarken yanağını dayadığın camda kayan su tanelerini hatırladın mı?..
Cam olmasa bu kadar lirik olabilir mi? Aşk. Camdan başka hangi nesne bu denli anlamlı kılar tanecikleri ve camın hasreti anlam bulur gövdesine dolan taneciklerle.
İster yüzünü dayadığın camda ister suyla dolu bir kapta olsun, seyrederken farkına varırsın ki narin bir birliktelikleri vardır. Dikkat, zarafet ve asaletle taşımak gerektir bu denli muhteşem bir inceliği. Hiç hoyratlığa gelmez bu zarif sarmalanış. Değil kırmak, tek bir çatlak dahi istemez.
Zira hep o çatlaktan sızar, kanar içi.
Ve vefalıdır aşk.. Terk etse de can evini,
Camın içinde kalır su tanecikleri,
Yitişe ağlayan göz yaşları gibi..

Belki diyeceksin ki,
Zaman buharlaştıracaktır taneleri.
Oysa eğilip dikkatlice bakmak gerekli,
Canımın İçi..
Hiç yitmez ki.., ordadır su taneciklerinin izleri...






Her türlü ilişkiyi, taraflarınca ilk anda ortaya koyulan refleks belirliyor, ilk karşılaşmalarındaki tepkileri ilişki boyunca olacak ve olabilecekleri içinde barındırıyor.., gerçekte. İlişkinin geçmişini, geleceğini ve olacakları okumak mümkün.., o andaki ufacıcık bir söz veya hareketten ya da sarf edilen bir cümleden. Bir ilk an refleksi.., ilişkinin ruhunu veren sihirli bir formül.. Bilim adamları karşılaşma anının içindekilere bakarak vazgeçilmezliği okuyabiliyorlarmış.. Karşılaşırken olanlarla buralar okunabiliyorsa ya ayrılırken olanlar ?..
Yolculuğa çıkılırken geriye dönüp bakmak bir refleks midir?.. Yoksa istenilerek yapılan bir eylem mi?.
İstasyon, liman ve otobüs terminallerini, oyuncaklara hayran çocuk yanım sevse de.., ruhum bu yerleri hep kuytularında soğuk rüzgarların eserek kayganlaştırdığı tehlikeli dönemeçler gibi hisseder. Dikkatli bakıldığında ise, esas kazaların olduğu, ilişkilerin
savrulunulan tehlikeli virajlarıdır bu yerler. Zira gitmek varsa, sebepsiz değildir.. İtilmişlik, küskünlük, mecburiyet, kırılmışlık ya da vaz/geçmek/geçilmek, bırakılmak, terk etmek vardır.

Sebebi ne olursa olsun,
Eğer giderken geriye
dönüp bakarsa.., bil ki...





Hadi !, Bak bakalım bana dairde ne yazıyor?..,
Yaşlı bir çocuk mu?.
Doğru.. ama eksik. Yaşlı bir ağaç çocuk yazmalı.. Zira benim ruhum hep ağaçlara ait oldu.., onlara çekildim ben.. Belkide sırf bu yüzden
Kalemleri, Defterleri, Kitapları
Mandalları.. Tutunmayı, tutturmayı, birleştirmeyi,
Çocukluğumda camlara dizilen yıldızları, Geçen Bulutları..,
Yağmurları getiren Rüzgarları..,
Eğilmeyi.., Kabul edebilmeyi,
Hasılı,
Sana sebep olan geçmiş ve gelecekteki her şeyi Sevişim..
Bir de
ahşap oyuncakları..,
Bilir misin?, ne çok şey görür, işitir.., duyumsar bir ağaç, çocukluğundan yetişkinliğine.., ve de yerleştirir belleğine..
Sen de.., ben de.. hatırlıyoruzdur çocukluğumuzu.., ahşap oyuncaklarımızı. Hazin bir kayıttır aslında belleğimizdeki, şımardığımız için tahta oyuncaklarımızın sobada yakılması tehdidi..
Korkutucudur, çocuklar ve ağaçlar için yanmak, yakılmak..,
Ahşap evlerde büyüyen çocukların ise yangın kabuslarından uyanamamak..,
Sana.., suya hasret, özlemle büyümek.
Zaman bir tek çocuk belleğine bir şey yapamıyor. Yaşlanılsa da, ne çocukluğumuzdan ne kabuslarımızdan kurtulabiliyoruz.., ne de unutabiliyoruz,
seni çalmak için gelen Promethe'ye kendini verişini.., giderkense belleğini silmek için beni yakışını.. çocukların ve oyuncakların kabusunu..

O kentte her öğleden sonra imbatlar eser.., silmek ister gibi benim izlerimi, savurmak için yanan çocukların ve oyuncakların küllerini...





Eskilerde olduğu gibi artık seninle, ne hissederek uçabiliyorum ne de benimle konuşmak ve anlatmak için rüyalarıma geliyorsun. Sadece belirli aralıklarla, ben kardeşin için o büyük binanın girişine kocaman harflerle yazdırdığın cümle çıkıp geliyor fersiz gözlerimin sahnesine. Oysa senden öğreneceğim ne çok şey vardı..
Mesela çölde uçağının düşüpte bir hafta boyunca senden ümit kesilmişken, o tepenin yamacında başak sarısı saçları olan bir çocukla karşılaşıp, karşılaşmadığın?.. Karşılaştıysan eğer.., sana anlattıkları?.. Ay ışığında çölün nasıl olduğu?.. New Yorktaki otel odasına bir hafta kendini kitlediğinde olanlar?.. Ve otel odasından elinde altın sarısı saçları olan bir çocukla nasıl çıkabildiğin?.. Bunların hepsini anlatacaktın, söz vermiştik birbirimize. Sen anlatacak, ben de dinleyecektim. Belki, bendeki bu öğrenme arzusunun bitişini hissederek ayağını kestin, benden ve ruhumdan..
Haklısın !., Bende hiç bir şeyin olmadığı, boşluk kelimesinin bile yanında boş kaldığı bir alan var, artık..

Böyle olsa bile, ümit etmeyi bırakmamalıyım değil mi?.. Belki bir gün gelir?.. ve elimden tutup.., beni çöle sen götürürsün Tony !...


(Tony Annesinin çağırışıdır. Antoine Saint Exupéry, Küçük Prens kitabının yazarı.)


Gözlükçünün vitrinine bakarken dikkat ettiğim bir çerçevenin yanına düştü bu notlar..
Yaşam.., ilişkiler.., başa gelenler.., yitenler.., gidenler.., bitenler.. Tamamında bireyler, bir şeyler bina etme gayreti içinde gözükmesine rağmen yaptıklarınızdan çok yapamadıklarınıza dikkatle "Olmadı" diyerek yıkıyorlar. İlişki veya söz konusu hikaye bitip yaşamınız sonlandığında ise, bu kez yaptıklarınızı dikkatlice kullanarak yeniden inşaa gayretine giriyorlar. Aynı ressamlara olanlar gibi..
Yoksa optik bir hatayla mı? doğuyoruz. Resmeden/Resmedilenler, bu yüzden mi? görülemiyor/görünmüyor. Veya bu optik kusurun refleksiyle vicdan temizliğine yardım edecek bir tür ağıt mı? söylüyoruz, yitip gittiğinde..
Ya da?.. Ya da değil !.
Bardak boş, dolu hikayesine çıkıyor bu yol.. Boş diyenlere göre dolu olduğunu savunanlar hayal görüyor.. Hayalperestlere göre de boş diyenler kör.. Dünya, öyleyse hayal görenler ile körlerin meydanı. Nihayetinde ikisi de görme kusuru değil mi?.. Gören, akıl mı?.., kalb mi?.., gönül mü?.. Ama bu saydıklarım, aynı vitrindeki gözlükler gibi..
İla nihayi olmakta ve olmuş olanlar, çıplak göz veya gözlük olmuş olsa da Yansıma/Yansıyamama/Yanılsama,.. Suret ya da Siret.. Aynanın önü/arkası..
Vel hasılı hiç bir şey yok.., kelime oyunu.., hepsi bu....
.





Kapıyı kapatıp giderken güzel bir şarkı çalmalı.., uğurlayan olmayışını kabul etmiş yüreğime hoş bir şarkı söylemeli, bu son yolculuktaki refakatçi..
Öyle ki.. duyduğumda yüzüme, yaşamımı betimleyecek bir tebessüm asılı kalmalı..
Ya sonrası?.. Var mı? ki, acaba. Olmalı aslında..,
O şarkı ben olmalıyım, sonsuza değin.. Her söylenişinde ruhunu koklayabilmek, karanlık gözlerinin gökyüzüne bir yıldız asıp o tebessümü yüzüne bırakmak.. ve
kulağına fısıldamak için "Someone Like You"...




Ne çok ağlıyoruz, biz.., ikimiz.., kemiklerimiz sızlayana değin, dayak yemiş gibi, helak olurcasına.., bitap ve halsiz bu sarhoşluğun kollarında çocuk uykularına dalmaya..
Gözyaşlarımız ise buharlaşıyor, evrene dönüp ağaçlara ve toprağa yağıyor defalarca., ya sonra?..,
Sonra musluktan akan, içtiğin suya.,
Tenine, gözyaşlarına karışıyor ağladıkça..
Ve evrende hiç bir şey kaybolmuyorsa,
Seviyorum, yıkanmış olmayı senin gözyaşlarında,
Ağladıkça, senin çocuk uykularına...






Nereden ve nasıl, hangi rüzgarla geldi bu iklim ülkeme, bilmiyorum ama beni helak etmenin ötesinde.

Vücudum dayanıklı olsa da bu iklime ruhum dayanabilir mi? Meçhul.
Bu iklim bana bir şey öğretti biliyormusun ?

Bir göz diğerinden önce ağlıyor...




Konak Meydanından eski balık halini çapraz seyreden köşebaşındaki saatçi vitrininin önünde, beğendiği saati işaret eden kızın gözlerinden iki damla yaş süzülüyordu..
Ve çocuk,
nişan veya sözlerinin nişanesi olması için bu andan önceki bir zaman hikayesinde karar vermişti ona bir saat hediye etmeye. Vitrin camının arkasındaki saat kadranında, akreple yelkovanı milyonlarca kez kesen ibrenin, dakikalar üzerindeki ilerleyişine takıldı bir an çocuğun gözleri. Saatler zamanın hırsızı değiller miydi ?. Her dakika, dakika ya da varolabilmek için bir önceki dakikayı öldürüp çalmıyor muydu ?.
***
Kaldırımdaki parke taşlardan biriyle vitrini kırdığında, saatler sabaha devrilen günün en karanlık dakikalarını öldürüyorlardı. An hikayelerini donduran zaman işaretçisi, dakika hırsızı cebindeydi ve kahverengi deriden prangalı zaman hırsızı hala atmaya devam ediyordu. Eşitlenmişti herşey. Zamanı çalanı çalmıştı..
***
Çocuk saati hediye ettiğinde, yanaklarındaki yaşlarla çocuğu öperek hala ağllayan kız, bir ara "Zamanı durdursun ikimiz için, bu saat.. Tek ve en değerli şeyim bu. Hikayemiz sonsuz olsun" diyebildi usulca.
***
Bir gün,
"Zamanı değildi !"
diye bağıran kızın

kapıyı işaret eden elinin bileğinde, kahverengi prangalı bir dakika hırsızının çaldığı ve çalacağı karanlık gecelerini, sönmüş yıldızlarını gördü çocuk.





İnsan ne yaparsa yapsın dikkatli olmalı. Bir çoğumuz dikkatsizliğin nelere sebep olduğunu az çok deneyimlemişizdir hayatlarımızda. Ya yaşam sonlanmış ya da bir ömür boyu izleri kalacak engellere yakalanılmıştır. Pek azımız ise ufak tefek sıyrıklarla atlatsa da izleri hala derinlerde duruyordur.
Kendimi çok katı bulduğumdan mı bilmem, çıkacağım yolculukta bir çocuk olsun istedim yanımda. O gün içimdeki çocuğu, koltuğa oturtup emniyet kemerini bağladım. O büyük şehire, kabule doğru uzun bir yolculuğa çıkıyorduk ikimiz.. Eksiksiz.
Ben sürücü koltuğunda, o ise arkada şen şakrak yollardaydık. Söyledik, eğlendik, tebessüm edip merak ettik. Heyecanlandık. Bilemedim ki heyecan iyi değil. Kontrolünü kaybediyor insan. Şehre girdikten hemen sonraki, ağaçlı o sahil yolunda dikkatim dağıldı.. Ve yolun kenarına çarparak o son kazayı yaptım.
İkimiz de araçtan yola savrulduk. Kendime geldiğimde,
seyahatin başında arkamda olan o ufacıcık çocuk, yolun ortasında öylece sessiz, hareketsiz yatıyordu. Yanına gittim.
Elimi tuttu. Avuçları alev alev yanmasına rağmen tek bir yara izi bile yoktu bedeninde. Lunaparkta göğe saldığı kahkahalarından birini yakalamak için gözlerinin içine baktım ama yoktu.. Titriyordu küçücük vücudu. Ve üşümüştü ..
Bakışlarında bilmediğim uzak denizler ve o denizlerin rüzgarlı adaları vardı.
Saçlarını düzelttim usulca daha bir yakışıklı olması için. Eğilip kulağına "Bir şey yok, geçecek" gibilerinden bir yalan fısıldadım , bana anlattığı masallardaki ses tonuyla. Eski günleri birbirimizde görmek isteğiyle bir kez daha buluştu göz bebeklerimiz. Çocukça ve son kez tebessüm etti. Gideceği seyahatten geri dönmeyecek vakur ve bilge bir adam sesiyle ,

"Ben gidiyorum ama sen kalacaksın. Unutma ! Bir oyun oyna, ..." dedi.

Son gülüşü yüzünde, elleri ellerimdeydi ..
Kuzey denizlerindeki geceler misali
Buz keşmişti bedeni,
zifiri karanlıktı gözleri ..
Ve yağmur yağıyordu şimdi,
Onu limandan uğurlamak ister gibi.
Rıhtımda sadece O ve Ben vardı.
O giden, Bense Onun kalan yarısı.
Yazsaydı o son andan arta kalanı..
Çocuk gözlerinde karanlık kuzey denizleri,
Telaşsız, garip bir yolculuk hali.
Benim kulaklarımda ise hala onun son sesi,
"Unutma ! Bir oyun oyna ! Taklit et kendini ..."


Dua

Zannediyorum ki, inanan ya da inanmayan tüm insanlar zorda yardım, mutlu olduklarında ise şükretmek adına dua etmişler, başka bir deyişle en azından duaya benzer bir şeyler mırıldanmışlardır. Akşamüstü limon ağacının altında başımı göklere kaldırıp yukarılara doğru baktım. Hiç bu kadar kendimi rahat ve temiz hissetmemiştim. Ve üstüme giydirilenin yakasını tutup yalvardım.
"Son bir kez istediğimi ver, geri çevirme. Beni seviyor ve sevindirmek istiyorsan eğer.. Bitmeyecek, son bir, güzel uyku dileğim ..."
O kapısından hiç eli boş çevirmediki temiz kalp ile isteyenleri.


Adam hikayeler yazıyordu. Değerlerini pek de farketmemiş olduğu. Ama yazdığı cümle sonlarında ki uyumu seviyordu. Kadın da bu hikayelerden hoşlanıyor ve yazmasını istiyordu. O gece kadına hikayeyi satır sonlarından keserek okuyordu. Kadınsa severek dinliyordu. Ve kadının istediği, nasıl olsa bir oyundu. Pek de bir tehlikesi yoktu. Fark etmemişti kadın, delilikle, akıl arasındaki kısa ama derin koridoru. Konuşma arasında adama, "şairim" diyordu. Adam da sürekli, gayretkeş onun için yazıyordu. Bir süre sonra kadın durdu..
Farkedince yıldızlarının, adama kaymakta olduğunu. Kesmek istedi içindeki duyguyu. Bozmak gerekliydi, kontrolünden çıkan kurguyu. Eliyle susturdu. Bir müddet sessizlik olsundu. Adamı, bulutların üstünden alıp yere koydu.. Sonra,
Biri orda, diğeri burda durdu.
Birinin gitmezi, diğerinin kalmazı oldu.
Şair kalamazdı,
Çok ama çok yorgundu.
Son bir kez çaresini sordu.
Biri, suskun ve duygusuzdu.
Öyleyse;
Sebebi de, kal diyeni de yoktu..
Hem zaten, eşyaları kapı önünde duruyordu.
Valizinde, mektup dolu bir ahşap kutu,
Şair, alaca karanlıkta yola koyuldu.
Arkasında kalan sadece bir nottu.
Ve üzerinde irice "ELVEDA" yazıyordu,
Birinin yastığına, giderken iliştirmiş olduğu..
Hayat birine göre de, oyundu.
Güzelliği ise, isteğe göre kurgulanıyordu.
Ve üstelik sakıncası da yoktu.
Şair yürürken, bir an durdu.
Oyun olmasına oyundu ..
İsterik kurguların olduğu.
Peki, kurguların birlikte oluşturduğu,
O büyük senaryoyu kim yazıyordu ?.



"..... ikiside çırılçıplaktı ve daha henüz bitirdikleri o delice sevişmenin sonundaki rehavetin tadını çıkartıyor, karyolada hareketsiz ve sessiz uzanmışlardı... Başını erkeğin göğsüne dayamış, parmaklarını sert adaleli göğsün kılları arasında gezdiriyordu. Haz dolu ılık bir sessizlik vardı odada... Adam doğruldu, ayağa kalktı. Yavaş hareketlerle göğüs kemiğinden karnının taa altlarına kadar uzanan fermuarı açtı. Kalbi, ciğerleri, midesi ortadaydı... Çok rahat ve kendinden emin bir şekilde içini boşaltmağa başladı; çıkardığı her parçayı eline alıyor, sağa-sola evirip-çevirerek inceliyor ve yanında duran boş plastik leğene atıyordu. En son kalbini de kontrol ettikten sonra leğene bıraktı usulca. O zamana kadar ağzını şapırdatarak duran beyaz kediyi çağırdı ve leğeni içindekileriyle önüne sürdü. Sonra fermuarın alt ucunda ölü gibi duran cinsel organlarını boşalmış bedenin içine soktu. Yatakta uzanmış ve tüm bu olanları tarif edilemeyecek bir şehvet içinde seyreden kadını yumuşak bir hareket ile aldı... Kadını yoğurarak ufalttı ve sonra, olduğu gibi bedenine soktu. Ve fermuarı kapattı... O iç içe iki vücut kırık pencere camının deliğinden sıyrıldı, bakımsız arka bahçedeki erik ve badem ağaçlarının kuru dalları arasında kendine bir yol açarak soğuk, yağmurlu göğe doğru uçtu... gitti."

Yazın yolunda ki Hocam ve Ustam Doç.Dr. Kriton Dinçmen

Bana temiz yazmayı ve anların altın değerinde olduğunu o öğretmişti. Ve bir de yolculukların gerekli, yazmak içinse acı çekmenin şart olduğunu. Ustam haklıydı... Hep nazikçe ve incecik taşımıştı dokunduklarını... O son kez yolculuğa çıkarken rastladığı herkese teşekkür etmişti bir gazete köşesinden. Ben de çıktığım bu yolculukta bir üçlemeyle burdan rastladığım herkese teşekkür ediyorum.

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin