Cam Kırıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cam Kırıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oturup şöyle bir yaşama baksan !
Hep gelenler ve gidenler var. Gelişleri ve gidişleriyse hep bir dönüm. Zamana ait dönümler, olaylara ait dönümler. Gelişinin yıl dönümü.., gidişinin yıl dönümü..
Giden gelene açacağı yerin genişliğiyle doğru orantıda bir şiddette çekip gidiyor aceleci bir tavırla. Öyleki yalnızlığı bile emanet bırakarak ayrıldığı mecradan. Sonra hep yalnızlığa yükleniliyor, "Vur Abalıya" misali. Yalnızlığın ne suçu var ki?. Gidenin vicdanının kirlisini yıkamadaki kurgusuna bakmak lazım.
Aslında Yalnızlık adaletli, Yalnızlık Şevkatli. Giden, kurguladığının gereği, ucunu kendisine bağladığı Yalnızlık ipini çektiğinde Yalnızlık yine de adalet için çırpınır.

Hep gelenler ve gidenler var. Gelişleri ve gidişleriyse hep bir dönüm. Zamana ait dönümler, olaylara ait dönümler. Gelişinin yıl dönümü.., gidişinin yıl dönümü..
Giden gelene açacağı yerin genişliğiyle doğru orantıda bir şiddette çekip gidiyor aceleci bir tavırla. Öyleki yalnızlığı bile emanet bırakarak ayrıldığı mecradan. Sonra hep yalnızlığa yükleniliyor, "Vur Abalıya" misali. Yalnızlığın ne suçu var ki?. Gidenin vicdanının kirlisini yıkamadaki kurgusuna bakmak lazım.
Aslında Yalnızlık adaletli, Yalnızlık Şevkatli. Giden, kurguladığının gereği, ucunu kendisine bağladığı Yalnızlık ipini çektiğinde Yalnızlık yine de adalet için çırpınır.
Bu yüzden Yalnızlık terk edilene haksızlık yapmadığının bir nişanesi olarak Yalnız kalmaması için ardında Yalnızlık bırakır..


Neden olduğunu bilmesemde cam ve suyu birbirlerine benzetirim hep. Su tanecikleri ile de Cam kırıklarını. Biri evrene öbürü insana dair hikayedir. İkisi de tabiatta yok olmaz. Biri esnek diğeri kırılgan...
Bir de suyu Sevgiye, Aşka benzetirim. Birliktelik ise Su dolu Cam bir kab. Cam aşkı sarıp sarmalar, incecik. Ateşte geçirdiği zamanın yanmışlığı, özlemiyle. Aşksa hırpalamaz kabını, şeklini alır, zerresine kadar tutkuyla tutunur. Cam bunu bilir de yek vücut olur suyla, şekil verir, tüm berraklığıyla göstermek, güzel kılmak için aşkı. Su ise Cama CA(N),AN olur bereketli göğüsleriyle. İkisi birbirleriyle anlam bulur.
Yağmur yağarken yanağını dayadığın camda kayan su tanelerini hatırladın mı?..
Cam olmasa bu kadar lirik olabilir mi? Aşk. Camdan başka hangi nesne bu denli anlamlı kılar tanecikleri ve camın hasreti anlam bulur gövdesine dolan taneciklerle.
İster yüzünü dayadığın camda ister suyla dolu bir kapta olsun, seyrederken farkına varırsın ki narin bir birliktelikleri vardır. Dikkat, zarafet ve asaletle taşımak gerektir bu denli muhteşem bir inceliği. Hiç hoyratlığa gelmez bu zarif sarmalanış. Değil kırmak, tek bir çatlak dahi istemez.

Bir de suyu Sevgiye, Aşka benzetirim. Birliktelik ise Su dolu Cam bir kab. Cam aşkı sarıp sarmalar, incecik. Ateşte geçirdiği zamanın yanmışlığı, özlemiyle. Aşksa hırpalamaz kabını, şeklini alır, zerresine kadar tutkuyla tutunur. Cam bunu bilir de yek vücut olur suyla, şekil verir, tüm berraklığıyla göstermek, güzel kılmak için aşkı. Su ise Cama CA(N),AN olur bereketli göğüsleriyle. İkisi birbirleriyle anlam bulur.
Yağmur yağarken yanağını dayadığın camda kayan su tanelerini hatırladın mı?..
Cam olmasa bu kadar lirik olabilir mi? Aşk. Camdan başka hangi nesne bu denli anlamlı kılar tanecikleri ve camın hasreti anlam bulur gövdesine dolan taneciklerle.
İster yüzünü dayadığın camda ister suyla dolu bir kapta olsun, seyrederken farkına varırsın ki narin bir birliktelikleri vardır. Dikkat, zarafet ve asaletle taşımak gerektir bu denli muhteşem bir inceliği. Hiç hoyratlığa gelmez bu zarif sarmalanış. Değil kırmak, tek bir çatlak dahi istemez.
Zira hep o çatlaktan sızar, kanar içi.
Ve vefalıdır aşk.. Terk etse de can evini,
Camın içinde kalır su tanecikleri,
Yitişe ağlayan göz yaşları gibi..
Belki diyeceksin ki,
Zaman buharlaştıracaktır taneleri.
Oysa eğilip dikkatlice bakmak gerekli,
Canımın İçi..
Hiç yitmez ki.., ordadır su taneciklerinin izleri...


Çocukların dağlardan toplayıp pazar yerinde harçlık için sattıkları çiçekleri gördüğünde..,
Ovidius'un;
Sudaki aksine aşık olan Narcissus ve ona sevdalı, kendini ordan oraya vuran zavallı Echo'nun hikayesini anlatan söylencesini düşündü, bir müddet..
Sonra da çiçeklerin görsel bellekleri olduğu gerçeğini.. Çocuklardan, senin gelişini pencerenin önünde beklemeleri için bir kaç demet satın aldı.. Ve bir not düştü demetin üstüne;

Ovidius'un;
Sudaki aksine aşık olan Narcissus ve ona sevdalı, kendini ordan oraya vuran zavallı Echo'nun hikayesini anlatan söylencesini düşündü, bir müddet..
Sonra da çiçeklerin görsel bellekleri olduğu gerçeğini.. Çocuklardan, senin gelişini pencerenin önünde beklemeleri için bir kaç demet satın aldı.. Ve bir not düştü demetin üstüne;
Seni bekleyen bu nergisler !..,
Çiçekler ve onlara dair gerçekler.
Gelseydin eğer,
Hissedebileceklerdi ki, kendileri biricikler.
Zira sonsuza dek belleklerine seni kaydedecekler...



, nedir ?? Hiç gerçekten düşündün mü ? !
Tutunacak tek bir dalı bile olmamak mı? dır, düştüğünde..,
Paylaşamamak mıdır?..,
Paylaşamayıp ta içinde iyi ve güzel adına ne varsa seni zehirlemesi midir?..,
Anlatamadığın, sesine ses bulamadığın hikayeler mi? biriktirmektir, valizinde..,
Tavşan atikliğiyle kulağı zilde mi? olmaktır, en derin uykularda bile..,
Cevap alamayacağına rağmen bir ses özlemiyle odada yüksek sesle konuşmak mı? dır..,
Oyun bile oynayamamak mı? dır, çocuk elinde bir sek-sek taşıyla..,
Yoksa ?? Kimsesizlik mi? dir..,
Tek başınalık mı? dır..,
Ruh duvarlarına sürülmüş kader rengi bir aşı boyası mı? dır..,
Hiç terk etmeyecek sadık bir dost mu? dur..,
Akıl oyunlarıyla sana dair hayaller mi? görmektir..,
Bilmediğin, sana ait o biricik kokuyu mu? uydurmaktır yastık kenarlarında..,
Geliverecekmişsin gibi masayı iki kişilik mi? hazırlamaktır..,
"1" i haram bulup her şeyi çift mi? satın almaktır..,
, gişede satın aldığın bileti isterken "Tek Kişi" diye titreyen sesin mi? dir..,
Bir başınalık mı? dır..,
Yoksa gelipte gitmeyi bilmeyen rüzgarlı bir iklim mi? dir, YALNIZLIK..
Her şeyden kötüsü sensizlik mi? dir, YALNIZLIK...

Tutunacak tek bir dalı bile olmamak mı? dır, düştüğünde..,
Paylaşamamak mıdır?..,
Paylaşamayıp ta içinde iyi ve güzel adına ne varsa seni zehirlemesi midir?..,
Anlatamadığın, sesine ses bulamadığın hikayeler mi? biriktirmektir, valizinde..,
Tavşan atikliğiyle kulağı zilde mi? olmaktır, en derin uykularda bile..,
Cevap alamayacağına rağmen bir ses özlemiyle odada yüksek sesle konuşmak mı? dır..,
Oyun bile oynayamamak mı? dır, çocuk elinde bir sek-sek taşıyla..,
Yoksa ?? Kimsesizlik mi? dir..,
Tek başınalık mı? dır..,
Ruh duvarlarına sürülmüş kader rengi bir aşı boyası mı? dır..,
Hiç terk etmeyecek sadık bir dost mu? dur..,
Akıl oyunlarıyla sana dair hayaller mi? görmektir..,
Bilmediğin, sana ait o biricik kokuyu mu? uydurmaktır yastık kenarlarında..,
Geliverecekmişsin gibi masayı iki kişilik mi? hazırlamaktır..,
"1" i haram bulup her şeyi çift mi? satın almaktır..,
, gişede satın aldığın bileti isterken "Tek Kişi" diye titreyen sesin mi? dir..,
Bir başınalık mı? dır..,
Yoksa gelipte gitmeyi bilmeyen rüzgarlı bir iklim mi? dir, YALNIZLIK..
Her şeyden kötüsü sensizlik mi? dir, YALNIZLIK...

Her türlü ilişkiyi, taraflarınca ilk anda ortaya koyulan refleks belirliyor, ilk karşılaşmalarındaki tepkileri ilişki boyunca olacak ve olabilecekleri içinde barındırıyor.., gerçekte. İlişkinin geçmişini, geleceğini ve olacakları okumak mümkün.., o andaki ufacıcık bir söz veya hareketten ya da sarf edilen bir cümleden. Bir ilk an refleksi.., ilişkinin ruhunu veren sihirli bir formül.. Bilim adamları karşılaşma anının içindekilere bakarak vazgeçilmezliği okuyabiliyorlarmış.. Karşılaşırken olanlarla buralar okunabiliyorsa ya ayrılırken olanlar ?..
Yolculuğa çıkılırken geriye dönüp bakmak bir refleks midir?.. Yoksa istenilerek yapılan bir eylem mi?.
İstasyon, liman ve otobüs terminallerini, oyuncaklara hayran çocuk yanım sevse de.., ruhum bu yerleri hep kuytularında soğuk rüzgarların eserek kayganlaştırdığı tehlikeli dönemeçler gibi hisseder. Dikkatli bakıldığında ise, esas kazaların olduğu, ilişkilerin savrulunulan tehlikeli virajlarıdır bu yerler. Zira gitmek varsa, sebepsiz değildir.. İtilmişlik, küskünlük, mecburiyet, kırılmışlık ya da vaz/geçmek/geçilmek, bırakılmak, terk etmek vardır.

Yolculuğa çıkılırken geriye dönüp bakmak bir refleks midir?.. Yoksa istenilerek yapılan bir eylem mi?.
İstasyon, liman ve otobüs terminallerini, oyuncaklara hayran çocuk yanım sevse de.., ruhum bu yerleri hep kuytularında soğuk rüzgarların eserek kayganlaştırdığı tehlikeli dönemeçler gibi hisseder. Dikkatli bakıldığında ise, esas kazaların olduğu, ilişkilerin savrulunulan tehlikeli virajlarıdır bu yerler. Zira gitmek varsa, sebepsiz değildir.. İtilmişlik, küskünlük, mecburiyet, kırılmışlık ya da vaz/geçmek/geçilmek, bırakılmak, terk etmek vardır.
Sebebi ne olursa olsun,
Eğer giderken geriye dönüp bakarsa.., bil ki...


Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, nadir ve biricik anları fark edemeyip bir gün gelir geçmişin uzak kıyılarının o gökyüzü anına fersizce kilitlenir..
Benimkisi de öyle..
Geç tanıyıp farkına varamamıştım, sohbetinden geçtiğim anların derinliğinin. Şimdi ise içim hem acıyor hem de yanıyor, mazi denen kubbede asılı kalmış o biricik anın yeganeliğini göremeyen gözlerim gibi..
Oğlunun ebediyete intikalinin ardından olmuştu, benim kendisini ustalarımdan biri olarak belleyişim ..,
Evlat acısından kısa süre sonra duran kalbinin okyanusundan dökülen şu kısacık edep ve tecelliyat cümlesiyle Cenk Koray Ustayı..

Benimkisi de öyle..
Geç tanıyıp farkına varamamıştım, sohbetinden geçtiğim anların derinliğinin. Şimdi ise içim hem acıyor hem de yanıyor, mazi denen kubbede asılı kalmış o biricik anın yeganeliğini göremeyen gözlerim gibi..
Oğlunun ebediyete intikalinin ardından olmuştu, benim kendisini ustalarımdan biri olarak belleyişim ..,
Evlat acısından kısa süre sonra duran kalbinin okyanusundan dökülen şu kısacık edep ve tecelliyat cümlesiyle Cenk Koray Ustayı..
Allah'ın kuralları MUAZZAMDIR.., MUNTAZAMDIR ve LAZIMDIR.

Sessizce gidişinden geriye kalan, göbek deliği kadar küçük izin derin kuytularında dolaşırken, sürekli senin bir iklim olup olmadığını merak ediyorum.
Bu yağmurlu, özleme dair bereketli iklim, nereden ve nasıl çıkıp geldi?, bilmiyorum. Belki hep vardı.., benim bir parçamdı.....................................(n).....(n)..,
O kadar çok yağıyorlar ki.., boğacaklar beni. İnsan iki şeyden boğulur değil mi ?. Biri su, diğeri hava. Birinin çokluğu, diğerinin yokluğu. Bolluk ya da yoklukla boğulmak..
Benimkisi bereketten, küçüminnacık su damlalarının çokluğundan.
Eğer sen bir mevsimsen, kaçılacak yer yok ben coğrafyasında.. Tek gerçek var, öyleyse.. Her zaman sana yakalanacak.., seni yaşayacağım...

Beş yıl önce, öyle pek fazlaca soğuk olmayan bir kış günü iş yerindeki mutfak masasının üstüne, cebinden çıkarttığı mermiyi koyarak "Bunun kaç para olduğunu biliyor musun?" sorusunu sorana,
Cevap vermeden pencerenin önüne gidip yola bakarak,
"Yeni araban gayet lüks.., çocuklar ortaya çıktı, birazdan çıkıp ya sevgiline ya da eve, eşinin yanına gideceksin.., en iyisi buzdolabı, donduralım..," demiş ve çıkıp gitmişti..
İnsanın ihtiyacı olur dosta.., sevgiliye, yol arkadaşına.., paylaşmaya. Düşmemek, tutunmaktır gayret. Ve birisi çıkar, sana uzattığı eliyle. Sevildiğini düşünerek sarılırsın.., beklentisiz, hesapsız yapışırsın o ele. En mahrem yerlerini açıp yaralarını, acizliklerini gösterirsin.., anlatırsın ne var, ne yok.. Tam da düşerken ayağa kaldırıldığını düşünürsün. Kalmışlıklarını, hayal kırıklıklarını, tedavisiz dertlerini iyileştirmese de dinlenilmeye duyduğun şükran duygularıyla gitgide köpekleşirsin.., Farkında olmazsın, göremezsin vefa hissinin körlüğüyle yerlerde debelendiğini..,
Bilmezsin aslında.., kendi ellerinle, yüreğinle samimiyet ve nedamet duyguları içinde onun ellerine düşünmeden hesapsızca teslim ettiğin malzemeyle onun,
Ederini sana sorduğu mermiyi hazırlamakta olduğunu.
Ve bir gün gelir,
Adını kendisine söyleyemediği yükün altında kalmışlığının can havliyle hazırladığı tek mermisini sürer namluya. İşi bitmiştir, seni ayağa kaldırdığına tüm yüreğinle inandığının.. ve iki kelimelik bir cümleyle vurup gider, o ağırlığı üstünden atıp derin bir nefes alabilmek için. Zira seni gördüğünde, konuştuğunda, birlikte olduğunda boğuluyordur, bir kural hatası yapmıştır da, sen bilmezsin. Artık iki kişinin solunum ihtiyacına cevap veremeyen iki aynalı o odada birinin ölmesi gerekmektedir. Bir anda genişleyeceği düşünülen odada hem nefes alınabilecek hem de diğeri, sürekli kendini seyretmekten kurtulacaktır..
Vurulmak, ölmek bir şey değildir de yerde yatarken can acıtan, merminin içindekilerdir.. Çıplaklığınızdır.. Yitirilemeyecek çokca şeyi olanlara göre yitirebileceği tek bir şeyi olanların kaybedeceği çıplaklıklarıdır.. Kaybedilen çıplaklıkta olsa bedeldir ve tek bir şey dahi bedelsiz değildir.

Cevap vermeden pencerenin önüne gidip yola bakarak,
"Yeni araban gayet lüks.., çocuklar ortaya çıktı, birazdan çıkıp ya sevgiline ya da eve, eşinin yanına gideceksin.., en iyisi buzdolabı, donduralım..," demiş ve çıkıp gitmişti..
İnsanın ihtiyacı olur dosta.., sevgiliye, yol arkadaşına.., paylaşmaya. Düşmemek, tutunmaktır gayret. Ve birisi çıkar, sana uzattığı eliyle. Sevildiğini düşünerek sarılırsın.., beklentisiz, hesapsız yapışırsın o ele. En mahrem yerlerini açıp yaralarını, acizliklerini gösterirsin.., anlatırsın ne var, ne yok.. Tam da düşerken ayağa kaldırıldığını düşünürsün. Kalmışlıklarını, hayal kırıklıklarını, tedavisiz dertlerini iyileştirmese de dinlenilmeye duyduğun şükran duygularıyla gitgide köpekleşirsin.., Farkında olmazsın, göremezsin vefa hissinin körlüğüyle yerlerde debelendiğini..,
Bilmezsin aslında.., kendi ellerinle, yüreğinle samimiyet ve nedamet duyguları içinde onun ellerine düşünmeden hesapsızca teslim ettiğin malzemeyle onun,
Ederini sana sorduğu mermiyi hazırlamakta olduğunu.
Ve bir gün gelir,
Adını kendisine söyleyemediği yükün altında kalmışlığının can havliyle hazırladığı tek mermisini sürer namluya. İşi bitmiştir, seni ayağa kaldırdığına tüm yüreğinle inandığının.. ve iki kelimelik bir cümleyle vurup gider, o ağırlığı üstünden atıp derin bir nefes alabilmek için. Zira seni gördüğünde, konuştuğunda, birlikte olduğunda boğuluyordur, bir kural hatası yapmıştır da, sen bilmezsin. Artık iki kişinin solunum ihtiyacına cevap veremeyen iki aynalı o odada birinin ölmesi gerekmektedir. Bir anda genişleyeceği düşünülen odada hem nefes alınabilecek hem de diğeri, sürekli kendini seyretmekten kurtulacaktır..
Vurulmak, ölmek bir şey değildir de yerde yatarken can acıtan, merminin içindekilerdir.. Çıplaklığınızdır.. Yitirilemeyecek çokca şeyi olanlara göre yitirebileceği tek bir şeyi olanların kaybedeceği çıplaklıklarıdır.. Kaybedilen çıplaklıkta olsa bedeldir ve tek bir şey dahi bedelsiz değildir.
Nefes almak mı ??.
Bedeli yaşamındır...


Hadi !, Bak bakalım bana dairde ne yazıyor?..,
Yaşlı bir çocuk mu?.
Doğru.. ama eksik. Yaşlı bir ağaç çocuk yazmalı.. Zira benim ruhum hep ağaçlara ait oldu.., onlara çekildim ben.. Belkide sırf bu yüzden
Kalemleri, Defterleri, Kitapları
Mandalları.. Tutunmayı, tutturmayı, birleştirmeyi,
Çocukluğumda camlara dizilen yıldızları, Geçen Bulutları..,
Yağmurları getiren Rüzgarları..,
Eğilmeyi.., Kabul edebilmeyi,
Hasılı,
Sana sebep olan geçmiş ve gelecekteki her şeyi Sevişim..
Bir de ahşap oyuncakları..,
Bilir misin?, ne çok şey görür, işitir.., duyumsar bir ağaç, çocukluğundan yetişkinliğine.., ve de yerleştirir belleğine..
Sen de.., ben de.. hatırlıyoruzdur çocukluğumuzu.., ahşap oyuncaklarımızı. Hazin bir kayıttır aslında belleğimizdeki, şımardığımız için tahta oyuncaklarımızın sobada yakılması tehdidi..
Korkutucudur, çocuklar ve ağaçlar için yanmak, yakılmak..,
Ahşap evlerde büyüyen çocukların ise yangın kabuslarından uyanamamak..,
Sana.., suya hasret, özlemle büyümek.
Zaman bir tek çocuk belleğine bir şey yapamıyor. Yaşlanılsa da, ne çocukluğumuzdan ne kabuslarımızdan kurtulabiliyoruz.., ne de unutabiliyoruz,
seni çalmak için gelen Promethe'ye kendini verişini.., giderkense belleğini silmek için beni yakışını.. çocukların ve oyuncakların kabusunu..
O kentte her öğleden sonra imbatlar eser.., silmek ister gibi benim izlerimi, savurmak için yanan çocukların ve oyuncakların küllerini...


Eskilerde olduğu gibi artık seninle, ne hissederek uçabiliyorum ne de benimle konuşmak ve anlatmak için rüyalarıma geliyorsun. Sadece belirli aralıklarla, ben kardeşin için o büyük binanın girişine kocaman harflerle yazdırdığın cümle çıkıp geliyor fersiz gözlerimin sahnesine. Oysa senden öğreneceğim ne çok şey vardı..
Mesela çölde uçağının düşüpte bir hafta boyunca senden ümit kesilmişken, o tepenin yamacında başak sarısı saçları olan bir çocukla karşılaşıp, karşılaşmadığın?.. Karşılaştıysan eğer.., sana anlattıkları?.. Ay ışığında çölün nasıl olduğu?.. New Yorktaki otel odasına bir hafta kendini kitlediğinde olanlar?.. Ve otel odasından elinde altın sarısı saçları olan bir çocukla nasıl çıkabildiğin?.. Bunların hepsini anlatacaktın, söz vermiştik birbirimize. Sen anlatacak, ben de dinleyecektim. Belki, bendeki bu öğrenme arzusunun bitişini hissederek ayağını kestin, benden ve ruhumdan..
Haklısın !., Bende hiç bir şeyin olmadığı, boşluk kelimesinin bile yanında boş kaldığı bir alan var, artık..
Böyle olsa bile, ümit etmeyi bırakmamalıyım değil mi?.. Belki bir gün gelir?.. ve elimden tutup.., beni çöle sen götürürsün Tony !...
(Tony Annesinin çağırışıdır. Antoine Saint Exupéry, Küçük Prens kitabının yazarı.)

Gözlükçünün vitrinine bakarken dikkat ettiğim bir çerçevenin yanına düştü bu notlar..

Yaşam.., ilişkiler.., başa gelenler.., yitenler.., gidenler.., bitenler.. Tamamında bireyler, bir şeyler bina etme gayreti içinde gözükmesine rağmen yaptıklarınızdan çok yapamadıklarınıza dikkatle "Olmadı" diyerek yıkıyorlar. İlişki veya söz konusu hikaye bitip yaşamınız sonlandığında ise, bu kez yaptıklarınızı dikkatlice kullanarak yeniden inşaa gayretine giriyorlar. Aynı ressamlara olanlar gibi...
Yoksa optik bir hatayla mı? doğuyoruz. Resmeden/Resmedilenler, bu yüzden mi? görülemiyor/görünmüyor. Veya bu optik kusurun refleksiyle vicdan temizliğine yardım edecek bir tür ağıt mı? söylüyoruz, yitip gittiğinde..
Ya da?.. Ya da değil !.
Bardak boş, dolu hikayesine çıkıyor bu yol.. Boş diyenlere göre dolu olduğunu savunanlar hayal görüyor.. Hayalperestlere göre de boş diyenler kör.. Dünya, öyleyse hayal görenler ile körlerin meydanı. Nihayetinde ikisi de görme kusuru değil mi?.. Gören, akıl mı?.., kalb mi?.., gönül mü?.. Ama bu saydıklarım, aynı vitrindeki gözlükler gibi..
İla nihayi olmakta ve olmuş olanlar, çıplak göz veya gözlük olmuş olsa da Yansıma/Yansıyamama/Yanılsama,.. Suret ya da Siret.. Aynanın önü/arkası..
Vel hasılı hiç bir şey yok.., kelime oyunu.., hepsi bu....

Kapıyı kapatıp giderken güzel bir şarkı çalmalı.., uğurlayan olmayışını kabul etmiş yüreğime hoş bir şarkı söylemeli, bu son yolculuktaki refakatçi..
Öyle ki.. duyduğumda yüzüme, yaşamımı betimleyecek bir tebessüm asılı kalmalı..
Ya sonrası?.. Var mı? ki, acaba. Olmalı aslında..,
O şarkı ben olmalıyım, sonsuza değin.. Her söylenişinde ruhunu koklayabilmek, karanlık gözlerinin gökyüzüne bir yıldız asıp o tebessümü yüzüne bırakmak.. ve kulağına fısıldamak için "Someone Like You"...

Ne çok ağlıyoruz, biz.., ikimiz.., kemiklerimiz sızlayana değin, dayak yemiş gibi, helak olurcasına.., bitap ve halsiz bu sarhoşluğun kollarında çocuk uykularına dalmaya..
Gözyaşlarımız ise buharlaşıyor, evrene dönüp ağaçlara ve toprağa yağıyor defalarca., ya sonra?..,

Gözyaşlarımız ise buharlaşıyor, evrene dönüp ağaçlara ve toprağa yağıyor defalarca., ya sonra?..,
Sonra musluktan akan, içtiğin suya.,
Tenine, gözyaşlarına karışıyor ağladıkça..
Ve evrende hiç bir şey kaybolmuyorsa,
Seviyorum, yıkanmış olmayı senin gözyaşlarında,
Ağladıkça, senin çocuk uykularına...


Ne yapıyorsun? diye soracak olsan..
Bir tür cinayet. Beni öldüren zamanı öldürüyorum.., Basitçe kendimi öldürüyorum, hem de hiç acımadan, elim titremeden...
Bir tür cinayet. Beni öldüren zamanı öldürüyorum.., Basitçe kendimi öldürüyorum, hem de hiç acımadan, elim titremeden...


Nereden ve nasıl, hangi rüzgarla geldi bu iklim ülkeme, bilmiyorum ama beni helak etmenin ötesinde.
Vücudum dayanıklı olsa da bu iklime ruhum dayanabilir mi? Meçhul.
Bu iklim bana bir şey öğretti biliyormusun ?
Bir göz diğerinden önce ağlıyor...


Konak Meydanından eski balık halini çapraz seyreden köşebaşındaki saatçi vitrininin önünde, beğendiği saati işaret eden kızın gözlerinden iki damla yaş süzülüyordu..
Ve çocuk, nişan veya sözlerinin nişanesi olması için bu andan önceki bir zaman hikayesinde karar vermişti ona bir saat hediye etmeye. Vitrin camının arkasındaki saat kadranında, akreple yelkovanı milyonlarca kez kesen ibrenin, dakikalar üzerindeki ilerleyişine takıldı bir an çocuğun gözleri. Saatler zamanın hırsızı değiller miydi ?. Her dakika, dakika ya da varolabilmek için bir önceki dakikayı öldürüp çalmıyor muydu ?.

Ve çocuk, nişan veya sözlerinin nişanesi olması için bu andan önceki bir zaman hikayesinde karar vermişti ona bir saat hediye etmeye. Vitrin camının arkasındaki saat kadranında, akreple yelkovanı milyonlarca kez kesen ibrenin, dakikalar üzerindeki ilerleyişine takıldı bir an çocuğun gözleri. Saatler zamanın hırsızı değiller miydi ?. Her dakika, dakika ya da varolabilmek için bir önceki dakikayı öldürüp çalmıyor muydu ?.
***
Kaldırımdaki parke taşlardan biriyle vitrini kırdığında, saatler sabaha devrilen günün en karanlık dakikalarını öldürüyorlardı. An hikayelerini donduran zaman işaretçisi, dakika hırsızı cebindeydi ve kahverengi deriden prangalı zaman hırsızı hala atmaya devam ediyordu. Eşitlenmişti herşey. Zamanı çalanı çalmıştı..***
Çocuk saati hediye ettiğinde, yanaklarındaki yaşlarla çocuğu öperek hala ağllayan kız, bir ara "Zamanı durdursun ikimiz için, bu saat.. Tek ve en değerli şeyim bu. Hikayemiz sonsuz olsun" diyebildi usulca.***
Bir gün,
"Zamanı değildi !"
diye bağıran kızın
kapıyı işaret eden elinin bileğinde, kahverengi prangalı bir dakika hırsızının çaldığı ve çalacağı karanlık gecelerini, sönmüş yıldızlarını gördü çocuk.
"Zamanı değildi !"
diye bağıran kızın
kapıyı işaret eden elinin bileğinde, kahverengi prangalı bir dakika hırsızının çaldığı ve çalacağı karanlık gecelerini, sönmüş yıldızlarını gördü çocuk.

Mutlaka bir çoğumuzun benim gibi İstiklal Kitabevinde nice saatleri geçmiş ya da kapısının önünde durmuşuzdur. Hatıralarımızın arşivlerinden bir tanesi daha avuçlarımızdan kayıp gidiyor. Fazla yazmaya gerek yok. Sadece fotoğraftakileri okuyun size yetecektir.
Bloggerdaki bir sorun yüzünden resim çıkmamış, tekrar yayınlıyorum.

Bloggerdaki bir sorun yüzünden resim çıkmamış, tekrar yayınlıyorum.


Zamanında hayatımızın kurtulduğu bir hastahaneyi gün gelip tekrar ziyaret etmeyi hiç aklımıza getirmiş miyizdir ?. O binanın duvarlarında bizi kurtaran ellerin bıraktığı, kurtuluş ve tekrar hayata dönüşümüze dair izleri aramak için yola çıkar mıyız ?.. Yoksa içinden çıkılan o günün zafer sarhoşluğuyla onu hafızamızın karanlık koridorlarında yok edip bitirir miyiz ?..
İnsan oğlu bu, hatırlamaz bir daha, onulmaz acılarla girip deva bularak çıktığı o binanın görüntüsünü. Tekrar ziyaret etmek ise hiç mi hiç aklının sularından geçmez vefa kıyılarına..

Hayatımı, kadınlarım için öylesine hiçe sayarak hovardaca harcamışım ki, kendi kendimi yok etmişim. Ne gücüm, ne de yaşam sevincim kalmış geriye. Bir çift topuk tıkırtısı uğruna çok ağır bedeller tahsil edilmiş benden. Geriye ise kocaman, karanlık bir boşluk kalmış.., o kadar. Beni sevdiklerini zannettiklerimin, dönüp beni ben olduğum için öldürmelerine kayıtsız.., öylece bakmışım. Onlar benden beslenip tedavi olurken ben hastalanıp bozkırlaşmışım. Tedavi ettiklerine çareler bulan ben tıbbının ilmi, bende çaresiz kalmış. Hanımefendi takdiriyle muamele görenlere, biçilen kıymet ağır gelerek nedamet duygusundan yoksun.., şifa buldukları yere hakaret edip.., gitmişler. Bedenim ve ruhum, organ mafiası mensubu hoyrat erkeklerin yaralayıp, sakatlayıp hasta ederek can cekişir halde hayata bıraktıkları kadınların, tedavi gördüğü bir hastahane olarak yıpranmış.., tükenmiş.. Aynı, Berlin duvarının yıkılmasından önce organ nakli yapabilen bir demir perde hastahanesinin bu fotoğraftaki haline dönüşmüşüm.. Yağmalanmış ve boşaltılmış içim, raflarda tek bir ampul morfin dahi kalmamacasına..
İnsan oğlu bu, hatırlamaz bir daha, onulmaz acılarla girip deva bularak çıktığı o binanın görüntüsünü. Tekrar ziyaret etmek ise hiç mi hiç aklının sularından geçmez vefa kıyılarına..


Yeni yıla ve olaylara dair her nedense bir süre sonra yazma arzusu duydum. Belki de damakta kalan tortunun lezzetini doğru tarif içindi.
Bazen yazamaz insan. Sadece çizmek ister. Benimse hep olmasını istediğim, akordeonumu çalabilmek ve biraz da çizebilmekti ama ikisini de başaramadım. Zaten başarabildiğim de ne oldu ki bunlara öykünüyorum. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarındaki bir fasılın içinde yer alan yarım işler manzumesi gibi benimkisi..
Bu yıl için gecikmiş olsa da çizemediğim ve ifade edemediğimden ötürü yukarıdaki çizimi koyuyorum, ağzımda kalan tat adına.
Yanlış anlatılan/anlaşılan masaldaki gibi kurdun kurt olmadığı, kırmızı başlıklının sevimli şapkasının altında ve sepetinde kek, çörek yerine bir sürü sürpriz olduğu...

Bazen yazamaz insan. Sadece çizmek ister. Benimse hep olmasını istediğim, akordeonumu çalabilmek ve biraz da çizebilmekti ama ikisini de başaramadım. Zaten başarabildiğim de ne oldu ki bunlara öykünüyorum. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarındaki bir fasılın içinde yer alan yarım işler manzumesi gibi benimkisi..
Bu yıl için gecikmiş olsa da çizemediğim ve ifade edemediğimden ötürü yukarıdaki çizimi koyuyorum, ağzımda kalan tat adına.
Yanlış anlatılan/anlaşılan masaldaki gibi kurdun kurt olmadığı, kırmızı başlıklının sevimli şapkasının altında ve sepetinde kek, çörek yerine bir sürü sürpriz olduğu...
Drawing Copyright kukuxumusu


Ustam bana İbnülemin Mahmut Kemal İnal adında vakfiyesi olan bir düşünürün şu güzel sözünü nakletmişti.
❝Hatırattır en iyi semere-i hayat. Semere-i hayat ise hayır ile yad olunmaktır.❞
Hatırlanmak veya hatırlamak için beşerin maalesef fetişlere ihtiyacı var. Küçücük bir nesne, bir melodi, bir koku o ana tekrar dönmek için yeterli sihirli dokunuşun gücüne sahip. Peki ya fikirlerimiz ve düşüncelerimizin hatırlanması ?.
Onların ise yazıya/yazılmaya ihtiyaçları var, insan/insanlık belleği için. Bu yüzden hatıraların vuruculukları en can alıcı/yakıcı iki fetiş nesnesinin birincisi fotoğraflar, özellikle siyah beyaz olanları ve defterlerdir.
Bu fikirler size garip gelebilir ama benim doğduğum yıllar tünelinden geçen bir çocuk için son derece doğallar. Zira neler yok ki o yıllarda. Amerika-Küba Krizi, Türkiye'ye Nükleer Tehdit, ABD Devlet başkanı J.F. Kennedy'nin vurulması, Vietnam Savaşı, Marilyn Monroe'nun intiharı..
O Marilyn Monroe ki 1962'de bu dünyaya hovarda ama hüzünlü bir tokat atmış ve çekip gitmişti.. Sahneden ayrılmasına rağmen Ses, Hayat, Vogue ve Life gibi dergilerde hala çok sıkça cinsel bir obje olarak sunulduğu fotoğrafları ağırlıkla yer alıyordu.
30'lu yaşlarıma kadar zannediyorum bu şehvet ve cinsellik vurgulamalarının ön planda olduğu fotoğraflar yüzünden sevememiştim kendisini. Fakat Norma Jean 1945 kitabını okuduktan sonra onun, onca ihtişam ve şöhretin içinde yapayalnız derin bir hüznün içinde kısacık yaşamını sonlandırdığını, onu çok sevenlerin aslında canavarı ve ölümünü hazırlayanlar olduğunu anlamıştım. Tanıdığım ve bildiğim bir hüznü vardı Norma Jean'in. Fotoğraflarının altına yazıldığı gibi bir cinsel idol değil, okuyan, düşünen, duygulu bir kadındı..
Sadece bu kadarla da sınırlı değildi Norma Jean hakkındakiler.. VanityFair dergisi 2010 yılı Kasım ayı sayısının kapağında ondan geriye kalan ve pek de varlığı bilinmeyen günce defterlerinin bulunduğunu açıkladı. Bu defterlerde Marilyn Monroe'nun iç dünyası, fikirleri ve onu ölüme iten insanlarla ilgili ciddi satırlar vardı. Bu geleceğe kayıt düşülen defterlerin birindeki satırlarda;
❝ Yapayalnızım.. Ne olursa olsun hep yalnızım.. ❞ diyordu.. Marily Monroe'nun cümleleri.
Ufacık bir dolmakalemle çizilmiş şekillerden meydana gelen harfler.. Harflerin evliliğiyle oluşan kelimeler.. Ve onları anlamlı kılan cümleler.
Üzerinde cümlelerinizin sonsuza kadar yaşayabileceği defterler ve sayfaları..
Defterler için ezberlemeye gerek yoktur. Size ait olanların tamamını bir arada derli toplu tutar, saptırmaz ve yoruma gerek bırakmazlar. Doğal belleklerdir onlar. Ardınızda kalanlar ve sizin hafızanızı fikirleriniz hakkında yormaz, hep taze tutarlar. Unutmaz hatırlarlar.
Siyah ve Beyazın, zıtlıklardaki varlığı işaret ettiği gibi..
Siz buralardan çekip .. gittikten sonra, ardınızda kalan size dair yegane kitaplardırlar...

❝Hatırattır en iyi semere-i hayat. Semere-i hayat ise hayır ile yad olunmaktır.❞
Hatırlanmak veya hatırlamak için beşerin maalesef fetişlere ihtiyacı var. Küçücük bir nesne, bir melodi, bir koku o ana tekrar dönmek için yeterli sihirli dokunuşun gücüne sahip. Peki ya fikirlerimiz ve düşüncelerimizin hatırlanması ?.
Onların ise yazıya/yazılmaya ihtiyaçları var, insan/insanlık belleği için. Bu yüzden hatıraların vuruculukları en can alıcı/yakıcı iki fetiş nesnesinin birincisi fotoğraflar, özellikle siyah beyaz olanları ve defterlerdir.
Bu fikirler size garip gelebilir ama benim doğduğum yıllar tünelinden geçen bir çocuk için son derece doğallar. Zira neler yok ki o yıllarda. Amerika-Küba Krizi, Türkiye'ye Nükleer Tehdit, ABD Devlet başkanı J.F. Kennedy'nin vurulması, Vietnam Savaşı, Marilyn Monroe'nun intiharı..
O Marilyn Monroe ki 1962'de bu dünyaya hovarda ama hüzünlü bir tokat atmış ve çekip gitmişti.. Sahneden ayrılmasına rağmen Ses, Hayat, Vogue ve Life gibi dergilerde hala çok sıkça cinsel bir obje olarak sunulduğu fotoğrafları ağırlıkla yer alıyordu.
30'lu yaşlarıma kadar zannediyorum bu şehvet ve cinsellik vurgulamalarının ön planda olduğu fotoğraflar yüzünden sevememiştim kendisini. Fakat Norma Jean 1945 kitabını okuduktan sonra onun, onca ihtişam ve şöhretin içinde yapayalnız derin bir hüznün içinde kısacık yaşamını sonlandırdığını, onu çok sevenlerin aslında canavarı ve ölümünü hazırlayanlar olduğunu anlamıştım. Tanıdığım ve bildiğim bir hüznü vardı Norma Jean'in. Fotoğraflarının altına yazıldığı gibi bir cinsel idol değil, okuyan, düşünen, duygulu bir kadındı..
Sadece bu kadarla da sınırlı değildi Norma Jean hakkındakiler.. VanityFair dergisi 2010 yılı Kasım ayı sayısının kapağında ondan geriye kalan ve pek de varlığı bilinmeyen günce defterlerinin bulunduğunu açıkladı. Bu defterlerde Marilyn Monroe'nun iç dünyası, fikirleri ve onu ölüme iten insanlarla ilgili ciddi satırlar vardı. Bu geleceğe kayıt düşülen defterlerin birindeki satırlarda;❝ Yapayalnızım.. Ne olursa olsun hep yalnızım.. ❞ diyordu.. Marily Monroe'nun cümleleri.
Ufacık bir dolmakalemle çizilmiş şekillerden meydana gelen harfler.. Harflerin evliliğiyle oluşan kelimeler.. Ve onları anlamlı kılan cümleler.
Üzerinde cümlelerinizin sonsuza kadar yaşayabileceği defterler ve sayfaları..
Defterler için ezberlemeye gerek yoktur. Size ait olanların tamamını bir arada derli toplu tutar, saptırmaz ve yoruma gerek bırakmazlar. Doğal belleklerdir onlar. Ardınızda kalanlar ve sizin hafızanızı fikirleriniz hakkında yormaz, hep taze tutarlar. Unutmaz hatırlarlar.
Siyah ve Beyazın, zıtlıklardaki varlığı işaret ettiği gibi..
Güldürürken Ağlatırsa da,
Özlemden İçini Sızlatıp Kavuşturur..
Sessizliğiyle Suskun Konuşur,
Evet, evet derken İçini Tutuşturur.. lar,
DEFTERLER ve FOTOĞRAFLAR ..
Bir varmış bir yokmuşla başlar,
Hep Hatırlar, Hatırlatırlar.
Daha Doğrusu Anlatır, Anlatır Dururlar...
Siz buralardan çekip .. gittikten sonra, ardınızda kalan size dair yegane kitaplardırlar...
Konuşan Ağaç Masalındaki Büyücü Çırağı Bibu İçin

