Valizde Kalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Valizde Kalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Neden olduğunu bilmesemde cam ve suyu birbirlerine benzetirim hep. Su tanecikleri ile de Cam kırıklarını. Biri evrene öbürü insana dair hikayedir. İkisi de tabiatta yok olmaz. Biri esnek diğeri kırılgan...
Bir de suyu Sevgiye, Aşka benzetirim. Birliktelik ise Su dolu Cam bir kab. Cam aşkı sarıp sarmalar, incecik. Ateşte geçirdiği zamanın yanmışlığı, özlemiyle. Aşksa hırpalamaz kabını, şeklini alır, zerresine kadar tutkuyla tutunur. Cam bunu bilir de yek vücut olur suyla, şekil verir, tüm berraklığıyla göstermek, güzel kılmak için aşkı. Su ise Cama CA(N),AN olur bereketli göğüsleriyle. İkisi birbirleriyle anlam bulur.
Yağmur yağarken yanağını dayadığın camda kayan su tanelerini hatırladın mı?..
Cam olmasa bu kadar lirik olabilir mi? Aşk. Camdan başka hangi nesne bu denli anlamlı kılar tanecikleri ve camın hasreti anlam bulur gövdesine dolan taneciklerle.
İster yüzünü dayadığın camda ister suyla dolu bir kapta olsun, seyrederken farkına varırsın ki narin bir birliktelikleri vardır. Dikkat, zarafet ve asaletle taşımak gerektir bu denli muhteşem bir inceliği. Hiç hoyratlığa gelmez bu zarif sarmalanış. Değil kırmak, tek bir çatlak dahi istemez.

Bir de suyu Sevgiye, Aşka benzetirim. Birliktelik ise Su dolu Cam bir kab. Cam aşkı sarıp sarmalar, incecik. Ateşte geçirdiği zamanın yanmışlığı, özlemiyle. Aşksa hırpalamaz kabını, şeklini alır, zerresine kadar tutkuyla tutunur. Cam bunu bilir de yek vücut olur suyla, şekil verir, tüm berraklığıyla göstermek, güzel kılmak için aşkı. Su ise Cama CA(N),AN olur bereketli göğüsleriyle. İkisi birbirleriyle anlam bulur.
Yağmur yağarken yanağını dayadığın camda kayan su tanelerini hatırladın mı?..
Cam olmasa bu kadar lirik olabilir mi? Aşk. Camdan başka hangi nesne bu denli anlamlı kılar tanecikleri ve camın hasreti anlam bulur gövdesine dolan taneciklerle.
İster yüzünü dayadığın camda ister suyla dolu bir kapta olsun, seyrederken farkına varırsın ki narin bir birliktelikleri vardır. Dikkat, zarafet ve asaletle taşımak gerektir bu denli muhteşem bir inceliği. Hiç hoyratlığa gelmez bu zarif sarmalanış. Değil kırmak, tek bir çatlak dahi istemez.
Zira hep o çatlaktan sızar, kanar içi.
Ve vefalıdır aşk.. Terk etse de can evini,
Camın içinde kalır su tanecikleri,
Yitişe ağlayan göz yaşları gibi..
Belki diyeceksin ki,
Zaman buharlaştıracaktır taneleri.
Oysa eğilip dikkatlice bakmak gerekli,
Canımın İçi..
Hiç yitmez ki.., ordadır su taneciklerinin izleri...


Çocukların dağlardan toplayıp pazar yerinde harçlık için sattıkları çiçekleri gördüğünde..,
Ovidius'un;
Sudaki aksine aşık olan Narcissus ve ona sevdalı, kendini ordan oraya vuran zavallı Echo'nun hikayesini anlatan söylencesini düşündü, bir müddet..
Sonra da çiçeklerin görsel bellekleri olduğu gerçeğini.. Çocuklardan, senin gelişini pencerenin önünde beklemeleri için bir kaç demet satın aldı.. Ve bir not düştü demetin üstüne;

Ovidius'un;
Sudaki aksine aşık olan Narcissus ve ona sevdalı, kendini ordan oraya vuran zavallı Echo'nun hikayesini anlatan söylencesini düşündü, bir müddet..
Sonra da çiçeklerin görsel bellekleri olduğu gerçeğini.. Çocuklardan, senin gelişini pencerenin önünde beklemeleri için bir kaç demet satın aldı.. Ve bir not düştü demetin üstüne;
Seni bekleyen bu nergisler !..,
Çiçekler ve onlara dair gerçekler.
Gelseydin eğer,
Hissedebileceklerdi ki, kendileri biricikler.
Zira sonsuza dek belleklerine seni kaydedecekler...



, nedir ?? Hiç gerçekten düşündün mü ? !
Tutunacak tek bir dalı bile olmamak mı? dır, düştüğünde..,
Paylaşamamak mıdır?..,
Paylaşamayıp ta içinde iyi ve güzel adına ne varsa seni zehirlemesi midir?..,
Anlatamadığın, sesine ses bulamadığın hikayeler mi? biriktirmektir, valizinde..,
Tavşan atikliğiyle kulağı zilde mi? olmaktır, en derin uykularda bile..,
Cevap alamayacağına rağmen bir ses özlemiyle odada yüksek sesle konuşmak mı? dır..,
Oyun bile oynayamamak mı? dır, çocuk elinde bir sek-sek taşıyla..,
Yoksa ?? Kimsesizlik mi? dir..,
Tek başınalık mı? dır..,
Ruh duvarlarına sürülmüş kader rengi bir aşı boyası mı? dır..,
Hiç terk etmeyecek sadık bir dost mu? dur..,
Akıl oyunlarıyla sana dair hayaller mi? görmektir..,
Bilmediğin, sana ait o biricik kokuyu mu? uydurmaktır yastık kenarlarında..,
Geliverecekmişsin gibi masayı iki kişilik mi? hazırlamaktır..,
"1" i haram bulup her şeyi çift mi? satın almaktır..,
, gişede satın aldığın bileti isterken "Tek Kişi" diye titreyen sesin mi? dir..,
Bir başınalık mı? dır..,
Yoksa gelipte gitmeyi bilmeyen rüzgarlı bir iklim mi? dir, YALNIZLIK..
Her şeyden kötüsü sensizlik mi? dir, YALNIZLIK...

Tutunacak tek bir dalı bile olmamak mı? dır, düştüğünde..,
Paylaşamamak mıdır?..,
Paylaşamayıp ta içinde iyi ve güzel adına ne varsa seni zehirlemesi midir?..,
Anlatamadığın, sesine ses bulamadığın hikayeler mi? biriktirmektir, valizinde..,
Tavşan atikliğiyle kulağı zilde mi? olmaktır, en derin uykularda bile..,
Cevap alamayacağına rağmen bir ses özlemiyle odada yüksek sesle konuşmak mı? dır..,
Oyun bile oynayamamak mı? dır, çocuk elinde bir sek-sek taşıyla..,
Yoksa ?? Kimsesizlik mi? dir..,
Tek başınalık mı? dır..,
Ruh duvarlarına sürülmüş kader rengi bir aşı boyası mı? dır..,
Hiç terk etmeyecek sadık bir dost mu? dur..,
Akıl oyunlarıyla sana dair hayaller mi? görmektir..,
Bilmediğin, sana ait o biricik kokuyu mu? uydurmaktır yastık kenarlarında..,
Geliverecekmişsin gibi masayı iki kişilik mi? hazırlamaktır..,
"1" i haram bulup her şeyi çift mi? satın almaktır..,
, gişede satın aldığın bileti isterken "Tek Kişi" diye titreyen sesin mi? dir..,
Bir başınalık mı? dır..,
Yoksa gelipte gitmeyi bilmeyen rüzgarlı bir iklim mi? dir, YALNIZLIK..
Her şeyden kötüsü sensizlik mi? dir, YALNIZLIK...

Her türlü ilişkiyi, taraflarınca ilk anda ortaya koyulan refleks belirliyor, ilk karşılaşmalarındaki tepkileri ilişki boyunca olacak ve olabilecekleri içinde barındırıyor.., gerçekte. İlişkinin geçmişini, geleceğini ve olacakları okumak mümkün.., o andaki ufacıcık bir söz veya hareketten ya da sarf edilen bir cümleden. Bir ilk an refleksi.., ilişkinin ruhunu veren sihirli bir formül.. Bilim adamları karşılaşma anının içindekilere bakarak vazgeçilmezliği okuyabiliyorlarmış.. Karşılaşırken olanlarla buralar okunabiliyorsa ya ayrılırken olanlar ?..
Yolculuğa çıkılırken geriye dönüp bakmak bir refleks midir?.. Yoksa istenilerek yapılan bir eylem mi?.
İstasyon, liman ve otobüs terminallerini, oyuncaklara hayran çocuk yanım sevse de.., ruhum bu yerleri hep kuytularında soğuk rüzgarların eserek kayganlaştırdığı tehlikeli dönemeçler gibi hisseder. Dikkatli bakıldığında ise, esas kazaların olduğu, ilişkilerin savrulunulan tehlikeli virajlarıdır bu yerler. Zira gitmek varsa, sebepsiz değildir.. İtilmişlik, küskünlük, mecburiyet, kırılmışlık ya da vaz/geçmek/geçilmek, bırakılmak, terk etmek vardır.

Yolculuğa çıkılırken geriye dönüp bakmak bir refleks midir?.. Yoksa istenilerek yapılan bir eylem mi?.
İstasyon, liman ve otobüs terminallerini, oyuncaklara hayran çocuk yanım sevse de.., ruhum bu yerleri hep kuytularında soğuk rüzgarların eserek kayganlaştırdığı tehlikeli dönemeçler gibi hisseder. Dikkatli bakıldığında ise, esas kazaların olduğu, ilişkilerin savrulunulan tehlikeli virajlarıdır bu yerler. Zira gitmek varsa, sebepsiz değildir.. İtilmişlik, küskünlük, mecburiyet, kırılmışlık ya da vaz/geçmek/geçilmek, bırakılmak, terk etmek vardır.
Sebebi ne olursa olsun,
Eğer giderken geriye dönüp bakarsa.., bil ki...


Hadi !, Bak bakalım bana dairde ne yazıyor?..,
Yaşlı bir çocuk mu?.
Doğru.. ama eksik. Yaşlı bir ağaç çocuk yazmalı.. Zira benim ruhum hep ağaçlara ait oldu.., onlara çekildim ben.. Belkide sırf bu yüzden
Kalemleri, Defterleri, Kitapları
Mandalları.. Tutunmayı, tutturmayı, birleştirmeyi,
Çocukluğumda camlara dizilen yıldızları, Geçen Bulutları..,
Yağmurları getiren Rüzgarları..,
Eğilmeyi.., Kabul edebilmeyi,
Hasılı,
Sana sebep olan geçmiş ve gelecekteki her şeyi Sevişim..
Bir de ahşap oyuncakları..,
Bilir misin?, ne çok şey görür, işitir.., duyumsar bir ağaç, çocukluğundan yetişkinliğine.., ve de yerleştirir belleğine..
Sen de.., ben de.. hatırlıyoruzdur çocukluğumuzu.., ahşap oyuncaklarımızı. Hazin bir kayıttır aslında belleğimizdeki, şımardığımız için tahta oyuncaklarımızın sobada yakılması tehdidi..
Korkutucudur, çocuklar ve ağaçlar için yanmak, yakılmak..,
Ahşap evlerde büyüyen çocukların ise yangın kabuslarından uyanamamak..,
Sana.., suya hasret, özlemle büyümek.
Zaman bir tek çocuk belleğine bir şey yapamıyor. Yaşlanılsa da, ne çocukluğumuzdan ne kabuslarımızdan kurtulabiliyoruz.., ne de unutabiliyoruz,
seni çalmak için gelen Promethe'ye kendini verişini.., giderkense belleğini silmek için beni yakışını.. çocukların ve oyuncakların kabusunu..
O kentte her öğleden sonra imbatlar eser.., silmek ister gibi benim izlerimi, savurmak için yanan çocukların ve oyuncakların küllerini...


Eskilerde olduğu gibi artık seninle, ne hissederek uçabiliyorum ne de benimle konuşmak ve anlatmak için rüyalarıma geliyorsun. Sadece belirli aralıklarla, ben kardeşin için o büyük binanın girişine kocaman harflerle yazdırdığın cümle çıkıp geliyor fersiz gözlerimin sahnesine. Oysa senden öğreneceğim ne çok şey vardı..
Mesela çölde uçağının düşüpte bir hafta boyunca senden ümit kesilmişken, o tepenin yamacında başak sarısı saçları olan bir çocukla karşılaşıp, karşılaşmadığın?.. Karşılaştıysan eğer.., sana anlattıkları?.. Ay ışığında çölün nasıl olduğu?.. New Yorktaki otel odasına bir hafta kendini kitlediğinde olanlar?.. Ve otel odasından elinde altın sarısı saçları olan bir çocukla nasıl çıkabildiğin?.. Bunların hepsini anlatacaktın, söz vermiştik birbirimize. Sen anlatacak, ben de dinleyecektim. Belki, bendeki bu öğrenme arzusunun bitişini hissederek ayağını kestin, benden ve ruhumdan..
Haklısın !., Bende hiç bir şeyin olmadığı, boşluk kelimesinin bile yanında boş kaldığı bir alan var, artık..
Böyle olsa bile, ümit etmeyi bırakmamalıyım değil mi?.. Belki bir gün gelir?.. ve elimden tutup.., beni çöle sen götürürsün Tony !...
(Tony Annesinin çağırışıdır. Antoine Saint Exupéry, Küçük Prens kitabının yazarı.)

Gözlükçünün vitrinine bakarken dikkat ettiğim bir çerçevenin yanına düştü bu notlar..

Yaşam.., ilişkiler.., başa gelenler.., yitenler.., gidenler.., bitenler.. Tamamında bireyler, bir şeyler bina etme gayreti içinde gözükmesine rağmen yaptıklarınızdan çok yapamadıklarınıza dikkatle "Olmadı" diyerek yıkıyorlar. İlişki veya söz konusu hikaye bitip yaşamınız sonlandığında ise, bu kez yaptıklarınızı dikkatlice kullanarak yeniden inşaa gayretine giriyorlar. Aynı ressamlara olanlar gibi...
Yoksa optik bir hatayla mı? doğuyoruz. Resmeden/Resmedilenler, bu yüzden mi? görülemiyor/görünmüyor. Veya bu optik kusurun refleksiyle vicdan temizliğine yardım edecek bir tür ağıt mı? söylüyoruz, yitip gittiğinde..
Ya da?.. Ya da değil !.
Bardak boş, dolu hikayesine çıkıyor bu yol.. Boş diyenlere göre dolu olduğunu savunanlar hayal görüyor.. Hayalperestlere göre de boş diyenler kör.. Dünya, öyleyse hayal görenler ile körlerin meydanı. Nihayetinde ikisi de görme kusuru değil mi?.. Gören, akıl mı?.., kalb mi?.., gönül mü?.. Ama bu saydıklarım, aynı vitrindeki gözlükler gibi..
İla nihayi olmakta ve olmuş olanlar, çıplak göz veya gözlük olmuş olsa da Yansıma/Yansıyamama/Yanılsama,.. Suret ya da Siret.. Aynanın önü/arkası..
Vel hasılı hiç bir şey yok.., kelime oyunu.., hepsi bu....

Kapıyı kapatıp giderken güzel bir şarkı çalmalı.., uğurlayan olmayışını kabul etmiş yüreğime hoş bir şarkı söylemeli, bu son yolculuktaki refakatçi..
Öyle ki.. duyduğumda yüzüme, yaşamımı betimleyecek bir tebessüm asılı kalmalı..
Ya sonrası?.. Var mı? ki, acaba. Olmalı aslında..,
O şarkı ben olmalıyım, sonsuza değin.. Her söylenişinde ruhunu koklayabilmek, karanlık gözlerinin gökyüzüne bir yıldız asıp o tebessümü yüzüne bırakmak.. ve kulağına fısıldamak için "Someone Like You"...

Ne çok ağlıyoruz, biz.., ikimiz.., kemiklerimiz sızlayana değin, dayak yemiş gibi, helak olurcasına.., bitap ve halsiz bu sarhoşluğun kollarında çocuk uykularına dalmaya..
Gözyaşlarımız ise buharlaşıyor, evrene dönüp ağaçlara ve toprağa yağıyor defalarca., ya sonra?..,

Gözyaşlarımız ise buharlaşıyor, evrene dönüp ağaçlara ve toprağa yağıyor defalarca., ya sonra?..,
Sonra musluktan akan, içtiğin suya.,
Tenine, gözyaşlarına karışıyor ağladıkça..
Ve evrende hiç bir şey kaybolmuyorsa,
Seviyorum, yıkanmış olmayı senin gözyaşlarında,
Ağladıkça, senin çocuk uykularına...


Nereden ve nasıl, hangi rüzgarla geldi bu iklim ülkeme, bilmiyorum ama beni helak etmenin ötesinde.
Vücudum dayanıklı olsa da bu iklime ruhum dayanabilir mi? Meçhul.
Bu iklim bana bir şey öğretti biliyormusun ?
Bir göz diğerinden önce ağlıyor...


Konak Meydanından eski balık halini çapraz seyreden köşebaşındaki saatçi vitrininin önünde, beğendiği saati işaret eden kızın gözlerinden iki damla yaş süzülüyordu..
Ve çocuk, nişan veya sözlerinin nişanesi olması için bu andan önceki bir zaman hikayesinde karar vermişti ona bir saat hediye etmeye. Vitrin camının arkasındaki saat kadranında, akreple yelkovanı milyonlarca kez kesen ibrenin, dakikalar üzerindeki ilerleyişine takıldı bir an çocuğun gözleri. Saatler zamanın hırsızı değiller miydi ?. Her dakika, dakika ya da varolabilmek için bir önceki dakikayı öldürüp çalmıyor muydu ?.

Ve çocuk, nişan veya sözlerinin nişanesi olması için bu andan önceki bir zaman hikayesinde karar vermişti ona bir saat hediye etmeye. Vitrin camının arkasındaki saat kadranında, akreple yelkovanı milyonlarca kez kesen ibrenin, dakikalar üzerindeki ilerleyişine takıldı bir an çocuğun gözleri. Saatler zamanın hırsızı değiller miydi ?. Her dakika, dakika ya da varolabilmek için bir önceki dakikayı öldürüp çalmıyor muydu ?.
***
Kaldırımdaki parke taşlardan biriyle vitrini kırdığında, saatler sabaha devrilen günün en karanlık dakikalarını öldürüyorlardı. An hikayelerini donduran zaman işaretçisi, dakika hırsızı cebindeydi ve kahverengi deriden prangalı zaman hırsızı hala atmaya devam ediyordu. Eşitlenmişti herşey. Zamanı çalanı çalmıştı..***
Çocuk saati hediye ettiğinde, yanaklarındaki yaşlarla çocuğu öperek hala ağllayan kız, bir ara "Zamanı durdursun ikimiz için, bu saat.. Tek ve en değerli şeyim bu. Hikayemiz sonsuz olsun" diyebildi usulca.***
Bir gün,
"Zamanı değildi !"
diye bağıran kızın
kapıyı işaret eden elinin bileğinde, kahverengi prangalı bir dakika hırsızının çaldığı ve çalacağı karanlık gecelerini, sönmüş yıldızlarını gördü çocuk.
"Zamanı değildi !"
diye bağıran kızın
kapıyı işaret eden elinin bileğinde, kahverengi prangalı bir dakika hırsızının çaldığı ve çalacağı karanlık gecelerini, sönmüş yıldızlarını gördü çocuk.

Her yeni gelen
Yeni bir ben.
Ve her giden,
Bırakıyorken
Bir iz kendinden
Üremiyor kendiliğinden
Eski yüzlerden,
Yeni bir sen.
Neden, peki neden ?
Hep beklenen,
Bakıyorken
Yola,pencereden.
Sahi, ne zaman ve nereden
Geleceksin sen ?
Yoksa ben,
Hep mi bi ümit gelecekten
Ve senden ?
Bir gemi vardı ruhunda çocukluğundan beri uzak denizlere sefer eden. Bir de bir tren, bilinmeyen ülkelerin sisli istasyonlarından geçen. Çocuktu ya içi, ya gemi yada tren.. Binip gitse miydi ? vazgeçmek için senden, öldürmek için sana dair ihtimalleri tümden.
Yağmur denilince, neden hep Sonbahar gelir akla ?. Yaz yağmurları uçarı, geçici olduğundan mı ?. Mevsim Yaz, ama yağmur yağıyor şimdi. Hem de soğuk soğuk. Damlaların cama çarpıp kayışlarını duyuyor. O minicik damlalar birer soru olup pervaza iniyorlar. Bir kalem bir de kağıt alıp pencerenin önüne oturuyor ve yazıyor.
İnsan yolcu mu olmalı ? Yoksa hancı mı ? Gitmekle, kalmak gibi mi ?
Ben yolcu olmayı seçmiştim. Elimde valizim, ordan oraya, nereye gitsem bulduklarımı biriktiriyordum. Bir koleksiyoncu gibi senin için. Belki de deli gelin kızın çeyizi misali. Tek bahar seninle olsun, değerini bileyim diyerek. İlkbaharı yapayım çabasıyla hep Sonbaharda gezmişim. O güz, zorluklarından sebep ayaklarım uzun yollara dayanıklı olmuştu ve yüreğim kıymetini bilecekti senin getirdiğin ışığın, güneşin. Kuzeyim sendin ya, benim. Rüzgarlarda seni koklayarak yol almıştım. Karanlık gecelerde yıldızdın. Biliyordum, oraya yol alıyordum. Umuttu, cılız ayaklarıma o uzun yollar için güç veren. Bir gün durdum ve baktım valizin içindekilerine. Eskimiş, eprimiş, kullanılamaz haldeler. Ben biriktirdiğimi zannediyordum. Eksiliyorlarmış meğer. Oysa valizim sağlamdı benim. Sıkı sıkıya tutmuş, hiç mi hiç bırakmamış, yanımdan ayırmamıştım. Nasıl da titiz davranmıştım ona. Hiç bir şey eksik olmamalıydı. Senin, tam ve bütün olman için. Biliyordum ki; eksiklik naçar bırakır, bütünlemezdi. Gözlerimle görüp saklamıştım her bir görüntüyü . Aynı bir film üzerine kayıt edip makaraya sarar gibi. Sonra bir gün sana; o makarayı beynime takıp bir sinema makinesi gibi gözlerimle bir perdede oynatmak için. Senin eksik ve yarım kalmaman için. Ama şimdi bakıyorumda, sisler var, eksik parçalar, bozuk kareler makaradaki filmde. Eczaları yitip gitmiş. Tamir edilemez, geri döndürülemez haldeler. Kartpostallar nasıl da silikleşmişler. Mektuplar, sapsarı kuru yapraklar gibi. Saçlarına tutturmak için, gökkuşakları vardı ovalardan topladığım. Uçları boynundan geçip göğüslerine dökülecek. Bir de geçtiğim zamanların yağmurlarından su taneleri. Hepsi yitmişler. Ben mi bakma yı bilemedim onlara ? Yanlış mı öğrenmiştim onları iyi durumda tutmayı?
Yoksa ? hiç mi hiç hesaba katmadığım o sinsi el. Zaman mı ? hepsini birden; ben çoğalıyor zannederken alıp götürüyor, eksiltiyordu. Nasıl da hırpalanmışlar. Tanınmayacak haldeler. Sanki ben onlara hiç özen göstermemişim gibi. Bir rüzgar esse, un ufak olup, uçup gidecekler. Renkliler yada renkleri olduğunu zannediyordum. Hepsi siyah beyazmış meğer.
Şimdi durdum.
Bak ! İşte !
Mevsim de yokmuş. Sonbahar bile değil. Siyah Beyaz bile yok renk adına. Işık ta yok. Doğru ve yanlışında olmadığı bir yerdeyim. El yordamı ile, o dolu zannettiğim boş valizin üstüne oturdum karanlıkta.
Yoksa hancı mı olmalıydım ? "Buradayım,arayan bulur" diyerek. Oysa bana, sevgi, aşk emek ister, oya gibi işlemek gerekliliğini belletmişlerdi o günü haketmek için. Seni haketmek için. Ustam da, onun ustası da yanlış mı bellemişti ?
Yolculuğumda hep etrafıma baktım. Dikkatliydim. İçim "O mu ?" dedi, her yeni yüzde. Belki o didinme arasında ben değişmiştim de sen mi beni tanıyamamıştın ? Hancı olsaydım eğer, her kapı çalınışında içim kopacaktı geleni sen zannederek. Çabam sadece kapıyı açıp açmamak olacaktı. İstemedim. Senin için alın terim olsundu. Gayretkeş olmayı seçmiştim. Fakat çaba, yavaş yavaş renkleri soldurup Siyah Beyaz ediyormuş. Çölleştiriyormuş.
Belki de renkleri yok eden hiç bir şey yok. Ben hep Siyah Beyaz dım. Hep çöldüm de bilmiyordum.
Şimdi... Gecikmiş ve geç kalmış bir zamanda bilmekse can yakıyor. Külleri boşluğa savuruyor. Yine ordan oraya savrulurken yağmur yağacak belki..., toprağa düşeceğim damlalardan biriyle. O güzelim çayırda açmaya çabalayan, sen çiçeğin özüne yürüyeceğim bir gün...
İnsan yolcu mu olmalı ? Yoksa hancı mı ? Gitmekle, kalmak gibi mi ?
Ben yolcu olmayı seçmiştim. Elimde valizim, ordan oraya, nereye gitsem bulduklarımı biriktiriyordum. Bir koleksiyoncu gibi senin için. Belki de deli gelin kızın çeyizi misali. Tek bahar seninle olsun, değerini bileyim diyerek. İlkbaharı yapayım çabasıyla hep Sonbaharda gezmişim. O güz, zorluklarından sebep ayaklarım uzun yollara dayanıklı olmuştu ve yüreğim kıymetini bilecekti senin getirdiğin ışığın, güneşin. Kuzeyim sendin ya, benim. Rüzgarlarda seni koklayarak yol almıştım. Karanlık gecelerde yıldızdın. Biliyordum, oraya yol alıyordum. Umuttu, cılız ayaklarıma o uzun yollar için güç veren. Bir gün durdum ve baktım valizin içindekilerine. Eskimiş, eprimiş, kullanılamaz haldeler. Ben biriktirdiğimi zannediyordum. Eksiliyorlarmış meğer. Oysa valizim sağlamdı benim. Sıkı sıkıya tutmuş, hiç mi hiç bırakmamış, yanımdan ayırmamıştım. Nasıl da titiz davranmıştım ona. Hiç bir şey eksik olmamalıydı. Senin, tam ve bütün olman için. Biliyordum ki; eksiklik naçar bırakır, bütünlemezdi. Gözlerimle görüp saklamıştım her bir görüntüyü . Aynı bir film üzerine kayıt edip makaraya sarar gibi. Sonra bir gün sana; o makarayı beynime takıp bir sinema makinesi gibi gözlerimle bir perdede oynatmak için. Senin eksik ve yarım kalmaman için. Ama şimdi bakıyorumda, sisler var, eksik parçalar, bozuk kareler makaradaki filmde. Eczaları yitip gitmiş. Tamir edilemez, geri döndürülemez haldeler. Kartpostallar nasıl da silikleşmişler. Mektuplar, sapsarı kuru yapraklar gibi. Saçlarına tutturmak için, gökkuşakları vardı ovalardan topladığım. Uçları boynundan geçip göğüslerine dökülecek. Bir de geçtiğim zamanların yağmurlarından su taneleri. Hepsi yitmişler. Ben mi bakma yı bilemedim onlara ? Yanlış mı öğrenmiştim onları iyi durumda tutmayı?
Yoksa ? hiç mi hiç hesaba katmadığım o sinsi el. Zaman mı ? hepsini birden; ben çoğalıyor zannederken alıp götürüyor, eksiltiyordu. Nasıl da hırpalanmışlar. Tanınmayacak haldeler. Sanki ben onlara hiç özen göstermemişim gibi. Bir rüzgar esse, un ufak olup, uçup gidecekler. Renkliler yada renkleri olduğunu zannediyordum. Hepsi siyah beyazmış meğer.
Şimdi durdum.
Bak ! İşte !
Mevsim de yokmuş. Sonbahar bile değil. Siyah Beyaz bile yok renk adına. Işık ta yok. Doğru ve yanlışında olmadığı bir yerdeyim. El yordamı ile, o dolu zannettiğim boş valizin üstüne oturdum karanlıkta.
Yoksa hancı mı olmalıydım ? "Buradayım,arayan bulur" diyerek. Oysa bana, sevgi, aşk emek ister, oya gibi işlemek gerekliliğini belletmişlerdi o günü haketmek için. Seni haketmek için. Ustam da, onun ustası da yanlış mı bellemişti ?
Yolculuğumda hep etrafıma baktım. Dikkatliydim. İçim "O mu ?" dedi, her yeni yüzde. Belki o didinme arasında ben değişmiştim de sen mi beni tanıyamamıştın ? Hancı olsaydım eğer, her kapı çalınışında içim kopacaktı geleni sen zannederek. Çabam sadece kapıyı açıp açmamak olacaktı. İstemedim. Senin için alın terim olsundu. Gayretkeş olmayı seçmiştim. Fakat çaba, yavaş yavaş renkleri soldurup Siyah Beyaz ediyormuş. Çölleştiriyormuş.
Belki de renkleri yok eden hiç bir şey yok. Ben hep Siyah Beyaz dım. Hep çöldüm de bilmiyordum.
Şimdi... Gecikmiş ve geç kalmış bir zamanda bilmekse can yakıyor. Külleri boşluğa savuruyor. Yine ordan oraya savrulurken yağmur yağacak belki..., toprağa düşeceğim damlalardan biriyle. O güzelim çayırda açmaya çabalayan, sen çiçeğin özüne yürüyeceğim bir gün...

Her sabah yataktan bir kütle gibi kalkıyorum. İçim bomboş ama ağır mı ağır. Ev, ev değil sanki; bütünüyle yalnızlık. Ve yalnızlık o kadar sessiz ki, toz tanelerinin yere düşüşünü bile duyuyorum. Bir de sürekli iç geçiren buzdolabını. Toplamıyorum yatağı. Ne anlamı var ki. Su akmasa da olur yüz yıkamak için. Zaten yıkamıyorum da hayallerin/in kaybolmaması için. Hep, o gün diyerek kilitlemiyorum kapıyı..
Belki ... Belki ....,
Beni seven, beni doyuran, saçlarımı okşayan ve yüzümü ezberleyen kaleme benzer ellerinle astığın uçuşan çamaşırlar ve güneşte rengarenk saçlarına değen rüzgardan sebep,
Bazen kendimi İkarus gibi hissediyorum. Hani şu babasının topladığı tüylerle uçan İkarus. Bu yüzden düşlerimin birinde;
Belki ... Belki ....,
Pencereler kahkaha, kaldırım dünya neşesi, hava mis gibi sabun kokacak. Ve bahçede çamaşırlar, ay çiçekleri misali yüzleri güneşe dönük rüzgarla uçuşacak sen geldiğinde. Hep yaptığın gibi tutturmuş olacaksın saçlarını bir çift mandalla.Bu benim kan oturmuş, morarmış iç yaralarımdan bir tanesi. Oysa ne kadar basit şeylerdir çamaşır mandalları. Ve nasıl zehir eder bana her çamaşır yıkanışını yada rüzgarda uçuşan çamaşırlara gözlerimin takılışını.
Seni öksüz bir çocuk gibi bekleyen Ben, o zaman anlamlı ve koltuğumun altındaki bir somun ekmek değerli olacak.
Beni seven, beni doyuran, saçlarımı okşayan ve yüzümü ezberleyen kaleme benzer ellerinle astığın uçuşan çamaşırlar ve güneşte rengarenk saçlarına değen rüzgardan sebep,
Bazen kendimi İkarus gibi hissediyorum. Hani şu babasının topladığı tüylerle uçan İkarus. Bu yüzden düşlerimin birinde;
Ben
Deniz kenarındaki bir evin bahçesinde mangal yapıyordum. Sonra evin kapısı açıldı ve tekparça, uzun etekli elbisesi ile dünyalar güzeli bir kadın, onunla aynı gözleri taşıyan küçük bir kız çocuğuyla birlikte elinde tepsiyle bana doğru geldi. Küçük kız kadının uçuşan elbiselerini yakalamaya çalışarak oyun oynuyordu. Kadın elindeki tepsiyi bana doğru uzattı. İçinde pişirmem için temizleyip hazırladığı balıklar vardı.Uzun uzun gözlerine baktım. Onu sevdiğimi söylemek istedim. Dudaklarımı araladığımda söyleyemeden uyandım.
Sen benim olduktan sonraki ilk yaz o evi satın aldım. Tüm birikimimi kullandığım için ilk iki sene hiç dokunamadım. Sonraki her yaz tatilimde yaklaşık 10-15 gün evin tadilatıyla uğraşıp rüyamdaki haline getirdim. Duvar diplerine çimen ve papatya resimleri yapmadım. Dolaplarına kurumuş papatyalar asmadım. Bunları senin yapmak istediğini biliyordum artık ne de olsa.
Son bir haftadır oradaydım. Orada son bir kez kalmak istedim. Bahçede oturup bekledim. Kapı açılmadı. Ve sen uçuşan eteklerinle oynayan bir kız çocuğuyla çıkıp gelmedin. Ve uyanınca yanımda olmaman gene acıttı. Ağladım. Ve bundan hiç utanmadım .
İkarus'un Anısına
Bu Ufacık An Hikayesini Alıp, Kucaklayıp, Taa İçerine Koyan Asya Selda, Selda Kıza
Bu Ufacık An Hikayesini Alıp, Kucaklayıp, Taa İçerine Koyan Asya Selda, Selda Kıza

Pisliğin bile temiz adledileceği
Bir cürmün sene-i devriyesi.
Kötülük kadar siyah bir gece ama sinsi.
Yer, İzmir'in Hisarönü semti.
Yalnız ve masum birisi,
Bir elinde valizi.
İçinde yıllar yılı biriktirdikleri
Verilmek üzere bilmediği
Ama bulmaya çalıştığı öteki,
yarısına.
Bakıyordu elindeki,adres pusulasına.
Takipteydi öteki dişiKalbindeki akdi şeytani
Kelebek gibi sessizdi,
sokuldu arkasına.
Elindeki sivri cam parçasıylaHain ve hayasız öteki.
Ve ... hiç acımadı.Titremedi eli.
Kötülük gibi,
Yukarıdan aşağı yırttı kalbini...
Pis bir sokağa sürükledi
Kadının cansız bedenini.
Ancak kendisi biliyordu cinayeti,
Ve nedenini
Aldı adres pusulasını ve valizi,
Bir de kadının göğsünde saklı davetiyeyi.
Konağa doğru yönlendi aceleci.
Sahilde erken sabah saatleri,
Uyurken hala, balıkçı hali.
Tek tek ezberledi,
Valizin içindekileri.
Sonra usulca yerleştirdi herşeyi.
Ve kapattı kilitleri.
Kolayına buldu pusuladaki adresi
Yumuşakça çaldı zili.
Kötülük kadar sessiz dinledi
Gelecek olan ayak seslerini.
İçerdeki adam irkildi
Yoktuki gelecek kimsesi
Biraz daha bekledi
Gelecek ikinci zili
Gitti açtı yıllardır kapalı olan kilidi.
İkisi de sessizdi
Davetiyeyi uzattı eşikteki.
Adamın bakışlarında fark etti
Aradığı Eksiği
Aralıktan itiverdi
Elindeki valizi
Adam Kontrol etti
Valizi ve İçindekileri
Buyur etti İçeri
Ve Hoş geldin dedi.
Adamın eli
Balkonu işaret etti.
Sunmak için kadının kahvesini
Adam mutfağa yöneldi
Ve Çabucak geri geldi
Elinde kahve tepsisi
Kenarında bir lokum ve Yasemini.
Adam almadan karşısındaki yerini
Kadın bir de sigara istedi.
Döndü eşikten geri,
Getirmek için ayinin son malzemesini.
Kadın yine çıkardı suç aletini
Görünce sırtı dönük erkeği.
Sapladı ihtirasla elindekini.
Ayırmak için ikiye, o bedeni.
O denli tecrübeliydi ki
Tereddüt dahi etmedi.
Begonya saksısını eşeledi
Gömdü çabucak erkeği.
Lavaboda yıkarken ellerini
Su taneleri kırmızı renkteydi.
Hiç mi hiç önemsemedi,
Havludaki lekeleri.
Geri geldi.
İçmek için sade kahvesini.
Ve bitirmek için fincandaki,
Falcının Ada' daki kehanetini.
Balkonu yıkayıp temizledi.
Salondan geçip içeri
Aynadaki aksini
Kontrol etti, makyajını tazeledi.
Suretini sevdi.
Zaten ilk değildi
Böyle cinayetler işleyişi
Önemli de değildi.
Onun aşk Geometrisi
Hep kendisi merkezliydi.
Zincirden iki halka eksilmişti.
Ve nasıl olsa fark edilmeyecekti
Güzel bir çay demledi.
Karşılamak için öteki erkeği,
Saksının dibindeki
Adamın, Kuzey Egedeki
Diğer eşini....
........
........
Amaç şiir değildi
Bir Hikayeydi
Ve gerçekti
Farkedince kafiyeyi
Kesildi, Biçildi
Bu hale geldi


Burada pazar günü kurulan panayırdan, skoç desenli bir yer örtüsü almıştım ikimiz için, bir de piknik sepeti. Hani şu hasır olanlarından, senin sevdiğin gibi. İçinde iki kişilik bir piknik için her şey var. İlk önce yaygıyı iki ucundan tutup, havalandırarak seriyorum. Çimenlerin üstünü kaplıyor, aynı senin ruhumu hiç bir açık yer bırakmamacasına örtüşün gibi. Kırışan yerleri ellerimle düzeltiyorum, ritüelde düzensiz tekbir şey kalmaması için. Sepeti açıp gözlerimle kontrol ediyorum gerekli olanların tamamı bizimle birlikte gelmiş mi? diyerek. Örtünün, karşıma gelen kıyısına senin tabağını ve çatal bıçaklarını yerleştiriyorum. Sonra da benimkileri. Yanlarına da senin hep beğendiğin, pamuk keten karışık, dışlarına bilezik geçirilmiş peçetelerden. Ortaya da su bardaklarıyla, küçük reçel kavanozlarını ve çay fincanlarını oturtuyorum. Tuz ve karabiberi soruyorsun. Onlar da bisikletin ön sepetinde. Gidip getiriyorum. Teşekkür ediyorum sana, eksik kalmaması adına beni ikaz ettiğin için. Tebessüm edip şapkanın kenarından tutuyorsun rüzgarla uçmaması için. Bu uçuk mavi çiçekli elbisenin seni daha da güzelleştirdiğini düşünüyorum bir an. Aç olduğun aklıma düşüyor, etek uçlarındaki kıvrımlara takılmışken gözlerim. Ellerimle yapıp ve adına Turpix dediğim, senin sevdiğin sandviçlerden çıkartıyorum sepetten. Izgara edilmiş ton balığı filetolu olanlardan. Termosdan çay dolduruyorum fincanlarımıza. Gün batımına yaklaşan saatlerde gelmiş olmamızın daha iyi olduğunu söylediğinde; elimde şekerler, dudak kenarlarına bakıyorum. Farkedip, tebessüm ederken göz bebeklerine yakalanıyorum, hapis oluyorum. Orda tutuyorsun beni uzun süre. Azad etmemeyi seviyorsun, öksedeki bir saka gibi. Çırpınırken gülüyorum. Benim de hoşuma gidiyor orda kalmak, kalp-avuçlarının içinde. Kalbimi hissediyorsun. Nasıl tutacağını çok çok iyi biliyor, sıkmıyorsun. Açıyorsun avuçlarını ama uçmuyorum o sevdiğim yerden. Rüzgar çözüyor ikimizi de bu oyundan, bardaklardan birini devirerek.
Güneş, portakallara bürünüyor ufkun içinde serinlemek istercesine. O da tüm gün sıcaktan bunalmış, çabucak rahatlamak ister gibi hızlıca çekiyor ışıklarını üzerimizden. Ay'ın doğduğunu birbirimize söylerken gülüyoruz, hep orda olduğunu bildiğimizden. Serin bir batı rüzgarı çıkıyor. Omuz başlarını tutuyorsun ürpererek. Bisikletten uçuk pembe hırkanı getiriyorum hava kararırken. Hırkanı giyerken bir hışırtıyla irkilip bacaklarını topluyorsun eteğinin altına. El fenerini o tarafa tutuyorum. İlerde fenerin aydınlattığı çimenlerin arasından, bir anne kirpiyle üç yavru kirpi geçiyor gözleri kamaşarak. Elimden tutup beni yanına oturtuyorsun. Ellerinle yüzümü çiziyorsun karanlıkta, tekrar, usulca, ay ışığı yardımıyla. Parmağımla işaret ederek doğduğum yıldızı gösteriyorum, sana sürpriz yapmak için. Şaşırmıyorsun. Usulca saçlarımı seviyorsun. Çeneni omuzuma koyup, burnun tenime değdiğinde, kulağıma yorulduğunu fısıldıyorsun. Uzanıyoruz örtünün üzerine. Artık ikimizin de görüş alanı sadece gökyüzü ve onun derin laciverti.
Ufuktaki sulara gümüş payetli bir gece elbisesi giydiren Ay'ı seyrediyoruz. Kayan yıldızları fark ettiğinde gözlerin dolacakken gülüyorlar. Sendeki bu, ağlamakla hüzünlenmek arasında kalmış, bazen yaz yağmurları bazen de incinmiş küçük kız hallerini seviyorum. Benim, senin limanın oluşum ve oraya sığınmak istemen hoşuma gidiyor. Hep o biricik gemiyi bekleyen ufak bir liman, sadece haritadaki yeri senin tarafından bilinen.
Gözlerinin parlak yüzeyinde yıldızlar pırıldıyor. Sevinç içinde; her kayan yıldızı parmağınla bana gösterek kahkahalarla gülüyorsun. Gülmekten yorgun düşüyorsun. Dalıyorsun, sana mektuplarda anlattığım kayan yıldızlarla dolu gökyüzünün altında. Biraz önce; beni elleriyle seven seni, gözlerimle seviyorum. Ben de seni ,bana gözlerimle anlatıyorum bir kere daha. Ve göz bebeklerimle çiziyorum senin hatlarını hafızamın meydanındaki o büyük duvara.
Patikadan aşağı bisikletle iniyorum, seni ve senin içinde olduğun kareyi dondurarak. Dokunmuyorum hiç bir şeye, değerleri ve anlamları yitmesin diye. Sen hala uyuyorsun orda, yıldızların altında, öylece. Bisikleti yolun kenarına bırakıp yokuş aşağı, esen rüzgara doğru yürüyorum, sana ellerimle tek bir yıldız bile hediye edememiş olmanın kalakalmışlığı ve burukluğuyla.

Kız, yıllar yılı o kadar çok dua etmişti ki.. Tanrı da kayıtsız kalamamış ve en sonunda yastığının kenarına bir sabah bırakıvermişti sevgili sevgilisini. Dualarının çokluğundan mı yoksa kuvvetinden mi dir bilinmez ..Öyle ufaktı ki sevgili sevgilisi.
Gölgelerin küçüminnacık olduğu sıcak bir ülkeden gelmişti. Kanaatkar bir kızdı ve hiç gücenmemişti. Onun için Tanrısına çokca teşekkür etmişti. Sevgilisinin geldiği o sabah doğruca bir kuyumcu ustasına gitti. Boynuna göre bir kolye zinciri ve ucuna da sevgilisinin sığabileği ölçülerde camdan bir kutucuk sipariş etti. Böylece sol göğsüne yakın olabilecekti bitanesi. Ve her şeyden önemlisi hissedebilecekti kendisi.. Ve hissedebilecekti sevgilisi kalbindeki sesi..
Artık yalnız değillerdi. Herşeyden güzeli işe de birlikte gidebilmeleriydi. Kız ofisten girince içeri, cam kutucuğun açıp kilidini masasının üstüne koyuyordu sevgilisini. Gidip kalemliğin dibindeki loş gölgelikte oturuyordu sevgilisi. Oradan daha iyi görebiliyor ve izleyebiliyordu çok tanesi kendisini.
Zaman zaman o küçücük haliyle parmaklarından birine sarılıp yanağını dayıyordu hissetmek için tenini, ona olan sevgisini. Bazen de kolundan yürüyerek omuzuna çıkıyor ve bağırıyordu oradan ."Seviyorum Seni". En sevdiği şeylerden bir tanesi kızın halka küpeleriydi. Oturunca onlara sallanabiliyordu bir ileri bir geri. Kimsenin bilmediği bir keyifti. Seviyordu kız da bu fantaziyi. Hoşuna gidiyordu her sallanışında boynuna bir öpücüğün değişini. Sinirliyse eğer;
Komiklik olsun diye can tanesi. Yüksek sesle sayıyordu saç tellerini. Ve gülebilmişse eğer;
Parlatıp canının içi gözlerinin kristal yüzeyini. Yatıveriyordu gamzelerinin içine seyretmek için kızın göz bebeklerindeki yıldızlı geceleri.
Onların hissettikleri.. Bir de sevgileri
Öyle ufak, öyle minnacıktı ki.
Bir gün giriverdi ikisi
Dev bir Sedir Ormanından içeri ...

** Hiç bir zaman karşılaşmadığım ama her zaman varlıklarını hissettiğim, içindeki o küçük kız çocuğunu korumayı başarabilmiş kocaman kızlara armağanımdır.
Fırının önünden geçerken benim yelloz kedim Benekle karşılaştık. Aman ! Aman !. Sorma ?
Öpücükler, senbenimsin dokunuşları.. Sonra mırmır konuşa konuşa bitiremedi. Yelloz dedim ama gerçekten 40 kapı süprüntüsü cadı. Benişe gittiğimde Münevver teyzenin gönlünü edip koltukta keyif çatıyormuş. Orası olmadı iki bina yandaki dışişlerinde katibe olan hanımefendide misafirlikte. Ben gelmezden önce akşamüstleri de Behiye ablanın balkonunda çay sefası. Hanımefendi yedi kapının ipini çekiyor. Biliyorum beni kıskandırmak için yapıyor. Yeni motorsikletin deri koltuğunu da bana göstere, göstere tırmalamıştı. Motorsikleti ondan çok seviyorum zannıyla. Sonra bir örtü diktirdim de hanımefendi kendisini çok sevdiğime kanaat getirdi. Kucağımda Benek yokuşu tırmandım ama ne takat kaldı ne de nefes. İçim öyle yalnız ve bıkkın kapıya takıyorken anahtarı bir de ne göreyim ?. Posta kutusunda bir zarf. Yazını görünce bildim senden geldiğini. Sevdim şöyle bir zarfı. Tebessüm ettim. Bıraktım Beneği yere. Fırladı gitti dairenin kapısına. Ne sevindim bu mektubuna. Yalnızdım. Mektubun bir iyi geldi ki. Fırladım kurabiyeciye gittim. Fakat mektup yüksek doz da vitamin etkisi yapmış olacak ki kendimi kaybedip kurabiyeci dükkanını dağıtmışım. Allahtan dükkan sahipleri tanıdık. Verdiğim zarara karşılık burada kurabiyeler için un taşıyorum. Sadece akşamları sana mektup yazmama izin veriyorlar.
Evet! Benim çocukluğumun İstanbulundan geriye kalan nadide güzelliklerden bir tanesi senin de ifade ettigin boğazdaki vapur seferleri. Fakat benim çocukluğumun günlerinde buharlı gemiler sefer yapardı Boğaziçinde. Her birinin filmlere konu olacak bir hikayesi, ayrı bir düdük sesi ve numaraları olurdu. Uzaktan düdüğünün çıkardığı sesin tınısından kaç numaradır, adı nedir bilirdik. Göksu, Halas yada Heybeliada geliyor derdik çocuklarla. O gemilerde içilecek bir bardak çayın tadını bir bilsen ?. Neler vermezsin şimdilerde aynı keyif ve lezzet için. Gemi buharlı olduğu için çay, seramik yada porselen demliklerde kömür ateşinin ısıttığı bakır bir kazandaki suyun buharında dem alıyor. Gemide Türk Sanat Musikisi bir radyodan yolculara dinletiliyor. Canım Boğaz, Çay, Müzik ve Yalılar. Meftun ve aşık olmamak mümkün mü. ? Halas vapurundan in tramvaya bin. Tramvay o zamanlar Avrupa tarafında çalışıyor. Böylellikle yaşım da ufak ufak ortaya çıkıyor. Yandık ki yandık Marmara çırası gibi. Madem öyle ne yapalım ?? Anlatmak lazım.
Efendim , Cancağızım !
Ali Necib Efendiyi eskiden beri tanırım. Bu zatı muhterem 1961' in fırtınalı bir 24 Ekim gününde Süleymaniye doğum evinde yedi aylik iken diş tabibi bir baba ile ev hanımı bir annenin ilk evlatları olarak dünyaya gözlerini açıyor. Annesi iri yapılı olmasına rağmen onu yedi aylık doğurduğu için "Kızım doğura doğura bu kedi yavrusu kadar bebeyi mi doğurdun ?" sitemini duyar dedesinden. Doktorlara göre Ali Necib'in yaşaması olanaksızdır. Küvöz de olmadığı için "eve götürün siz bilirsiniz" derler. Sülalede iki üç kuşaktır erkek evlat olmadığı için Ali Necib efendinin anneannesi Şerife Hanımefendi sarıp sarmalar onu. Eyüpteki iki katlı ahşap eve götürür, "ben bakarım" diyerek. Şerife Hanım yolda Allaha hem hamd hem de sitem için ağlar bu paltosunun altındaki el kadar erkek bebe için. Şerife Hanım ılık su doldurup pamukla desteklediği küçük bir torba üzerinde damlalıkla büyütür Ali Necib'i kedi yavrusu gibi. Tülbentten süzdüğü meyva sulari, çorba, naneli saray limonatalarıyla besler. Toparlar kendini ölecek denilen avuç içi kadar bebe. Onun için geçirilen uykusuz geceler, ölecekmi diye nefesine ayna tutulan günler birbirini yıllara devirir.. Çocukluğunu Ali Necib Bey, Eyüp'te ve Üsküdar'daki Mustafa Efendi Tekkesinde geçirir. Hiç unutamaz tekkenin bahçesinde oynadığı saatleri. Hele hele o at k
uyruğu saçları olan Zehrayı. Kızın saçlarının uçlarında ise hafif lüleler var. Zehra'nın at kuyruğu saçlarına utanarak ufak elleriyle şöyle bir vuruyor. At kuyrugu sallanıyor. Ali Necib hayranlıktan küçük dilini yutacak bu saç uçlarının sallanışına. Bazen de Zehranın annesi saçlarını örüyor bu küçük kızın. Ucuna da minik bir kurdela bağlıyor. Zehrayı bazen bahçenin yola bakan tarafındaki kuyunun önüne konulmuş eski bir bankta otururken buluyor. Genelde Zehra yalnızken bahçenin gediklisi sarman kediyi seviyor ve hep sevmektedir. Vakit geç kalmış bir yaz gününün akşamüstüdür. Güneşin artık portakal renginin tonlarını aldığı ışık huzmeleri Zehranın saç örgüsü üzerindedir. Büyülenmişcesine saç örgüsünü izlemektedir. Dokunmak istese de dokunamaz. Korkar. Uykularında hep at kuyruk
ları, saç örgüleri vardır artık. Saçlara saplandığı bu dönemde dayanılmaz tutkusuna son ve iflah olamayacağı fırça darbesini okuduğu ilkokula yeni gelen sınıf hocası koyar. Adı Betul dür öğretmen hanımefendinin. Sarışın, beline kadar saçları, su yeşili gözleri ile öğretmen okulundan yeni mezun çilli bir genç kızdır. Teneffüslerde yere eğilip okul bahçesinin gedikli kedilerini seven Betül hocanın örülmüş saçlarını da gözleriyle Ali Necib sevmektedir. Olan olmuş, nihaii nokta koyulmuştur. Artık Ali Necib için Örgü saçlar, Çiller ve Kediler vardır.
Uzun yıllar sonra Ali Necib Bey, Aydın'da bir 23 Nisan günü annesiyle kadın berberinde saç traşı olan bir çocuğun öyküsünü Betül Öğretmenin, kendi saçlarını elleriyle karıştırıp sevdiği gün anısına kaleme alır ve saklar. Kimseye okumaz. Taa ki o güne kadar.
Yanılmıyorsam bundan 4 sene önce Ali Necip Bey, Paris Sorbonne Üniversitesi tarih kürsüsünde türkiyat dersleri veren bir fransız hanımefendi ile birliktedir. Bu hanım Ali Necib Bey'e Küçük Prens adlı kitabı farklı bir şekilde yorumlayıp onun içindeki lunaparkın ışıklarının başka ufukları işaret etmesine sebep olmuştu. Zaten bu hadiseden sonra Ali Necib beyde, tilkiler de kediler gibi ciddi mukaddesatı olan hayvanlar haline geldi. Hatta kendisi bana Paristeki orman içinde olan evlerine bir anne tilkiyle yavrularının gelip gittiğini dahi anlatmaya başladı o aralar. Bu Küçük Prens in yeni açılımından sebep Ali Necib Bey, bu Aydın'da geçen saç traşı olan çocuk hikayesini fransız bayan arkadaşına da okur. Fransız hanım öyküyü gizlice Fransızca'ya tercüme eder ve Paris'in banliyölerinde çokca dinlenilen bir radyoya gönderir. Radyo öyküyü beğenir. Ve annelere yönelik müzikli bir programın içinde canlı olarak Ali Necib Beyin okuması için fransız arkadaşından ricacı olurlar. Paris'in o yumuşacık dokulu bahar günlerinden biridir. Seine nehri boylarındaki rıhtımların kenarlarında bulunan parklardan birinde petangue (demir topları atarak oynanan oyun) oynayanları seyrederken bayan arkadaşı çıka gelir randevulaştıkları gibi. Hanımefendinin bir sürprizi vardır Ali Necib Bey'e. Bilmediği bir yere beraberce gideceklerdir. Soru sormayacaktır. Binerler metroya. Eve doğru gittiklerini düşünür Necib bey. Radyonun önüne geldiklerinde ne olduğunu anlayamaz Ali Necip. Kız arkadaşı tam stüdyoya girmeden önce olup biteni anlatır ve olur alır kendisinden. Metni eline tutuşturur ve Aydın daki o çocuğu tekrar hissetmesini iste
r. Girer canlı yayına. Hoş geldiniz, hal hatır ve sizi tanıyalım sohbetinden sonra spiker bir girizgah yapar ve sözü bizim erişkin ama içinde küçücük bir çocuk yaşatan Ali Necib'e bırakır. Tane tane ve temiz bir aksanla okumaya gayret etmektedir kendi yazdığı öyküyü. Hikayenin sonlarına doğru bir paragraf başında durduğu sırada camlı bölmenin arka tarafindaki kız dikkatini çeker. Camın öte yanında saçları örülü, sarışın, hamile ve çilli bir kız vardır. Elleri öylece karnının üzerinde. Yanaklarında ise iki küçük damla. Bir buzdağı kırılır içinde. O buz dağından kopan minik bir parça gelir bardağın içine düşer. Ve bardağı taşırır. İçinde ki perdelerden biri daha kalkar. Başka ufukları görür. Oralara gider. O anda gittiği yerden bakar ki; o kızın karın boşluğunda büyüttüğü Ali Necib tir o anda. Son paragrafı ağlayarak tamamlar ve süratle terkeder yayını. Radyo bu yayından sonra olumlu tepkiler alır ve davet eder kendisini ama Ali Necib bir daha gitmez oraya.
Cancağızım! Alelade bir gün içinde yolda yürürken, otururken, bir kafede iken birbirimizde nelere sebep olduğumuzun farkında mıyız ?. Minnacık bir detaydan kocaman bir adamın kilometre taşlarına sebebiyet vermek. Hele bir de düşünebilsek beraberken birbirimizde nelere sebep olduğumuzu. Düşünsene ! Acaba hangi hikayelerin baş rol oyuncuları olduk ?. Ya da adını bilmediğimiz kaç insan bizden izler taşıyor ? Ne kadar sarsıcı ve sorumluluk altında bırakan bir tecelliyat. Yaşam sorumluluğu pek de anı yaşa, ye, iç, yat bostan küfesi misali değil.
Düşünüyorum da hayat aslında dikkatle, incelikle okunması ve icra edilmesi gereken bir eser. Sonsuz kadar hoşça kalman dileğim İle ...

** Küçük Sincap ın Fotoğrafı için Öykü'ye teşekkürler
Efendim , Cancağızım !
Ali Necib Efendiyi eskiden beri tanırım. Bu zatı muhterem 1961' in fırtınalı bir 24 Ekim gününde Süleymaniye doğum evinde yedi aylik iken diş tabibi bir baba ile ev hanımı bir annenin ilk evlatları olarak dünyaya gözlerini açıyor. Annesi iri yapılı olmasına rağmen onu yedi aylık doğurduğu için "Kızım doğura doğura bu kedi yavrusu kadar bebeyi mi doğurdun ?" sitemini duyar dedesinden. Doktorlara göre Ali Necib'in yaşaması olanaksızdır. Küvöz de olmadığı için "eve götürün siz bilirsiniz" derler. Sülalede iki üç kuşaktır erkek evlat olmadığı için Ali Necib efendinin anneannesi Şerife Hanımefendi sarıp sarmalar onu. Eyüpteki iki katlı ahşap eve götürür, "ben bakarım" diyerek. Şerife Hanım yolda Allaha hem hamd hem de sitem için ağlar bu paltosunun altındaki el kadar erkek bebe için. Şerife Hanım ılık su doldurup pamukla desteklediği küçük bir torba üzerinde damlalıkla büyütür Ali Necib'i kedi yavrusu gibi. Tülbentten süzdüğü meyva sulari, çorba, naneli saray limonatalarıyla besler. Toparlar kendini ölecek denilen avuç içi kadar bebe. Onun için geçirilen uykusuz geceler, ölecekmi diye nefesine ayna tutulan günler birbirini yıllara devirir.. Çocukluğunu Ali Necib Bey, Eyüp'te ve Üsküdar'daki Mustafa Efendi Tekkesinde geçirir. Hiç unutamaz tekkenin bahçesinde oynadığı saatleri. Hele hele o at k
uyruğu saçları olan Zehrayı. Kızın saçlarının uçlarında ise hafif lüleler var. Zehra'nın at kuyruğu saçlarına utanarak ufak elleriyle şöyle bir vuruyor. At kuyrugu sallanıyor. Ali Necib hayranlıktan küçük dilini yutacak bu saç uçlarının sallanışına. Bazen de Zehranın annesi saçlarını örüyor bu küçük kızın. Ucuna da minik bir kurdela bağlıyor. Zehrayı bazen bahçenin yola bakan tarafındaki kuyunun önüne konulmuş eski bir bankta otururken buluyor. Genelde Zehra yalnızken bahçenin gediklisi sarman kediyi seviyor ve hep sevmektedir. Vakit geç kalmış bir yaz gününün akşamüstüdür. Güneşin artık portakal renginin tonlarını aldığı ışık huzmeleri Zehranın saç örgüsü üzerindedir. Büyülenmişcesine saç örgüsünü izlemektedir. Dokunmak istese de dokunamaz. Korkar. Uykularında hep at kuyruk
ları, saç örgüleri vardır artık. Saçlara saplandığı bu dönemde dayanılmaz tutkusuna son ve iflah olamayacağı fırça darbesini okuduğu ilkokula yeni gelen sınıf hocası koyar. Adı Betul dür öğretmen hanımefendinin. Sarışın, beline kadar saçları, su yeşili gözleri ile öğretmen okulundan yeni mezun çilli bir genç kızdır. Teneffüslerde yere eğilip okul bahçesinin gedikli kedilerini seven Betül hocanın örülmüş saçlarını da gözleriyle Ali Necib sevmektedir. Olan olmuş, nihaii nokta koyulmuştur. Artık Ali Necib için Örgü saçlar, Çiller ve Kediler vardır.Uzun yıllar sonra Ali Necib Bey, Aydın'da bir 23 Nisan günü annesiyle kadın berberinde saç traşı olan bir çocuğun öyküsünü Betül Öğretmenin, kendi saçlarını elleriyle karıştırıp sevdiği gün anısına kaleme alır ve saklar. Kimseye okumaz. Taa ki o güne kadar.
Yanılmıyorsam bundan 4 sene önce Ali Necip Bey, Paris Sorbonne Üniversitesi tarih kürsüsünde türkiyat dersleri veren bir fransız hanımefendi ile birliktedir. Bu hanım Ali Necib Bey'e Küçük Prens adlı kitabı farklı bir şekilde yorumlayıp onun içindeki lunaparkın ışıklarının başka ufukları işaret etmesine sebep olmuştu. Zaten bu hadiseden sonra Ali Necib beyde, tilkiler de kediler gibi ciddi mukaddesatı olan hayvanlar haline geldi. Hatta kendisi bana Paristeki orman içinde olan evlerine bir anne tilkiyle yavrularının gelip gittiğini dahi anlatmaya başladı o aralar. Bu Küçük Prens in yeni açılımından sebep Ali Necib Bey, bu Aydın'da geçen saç traşı olan çocuk hikayesini fransız bayan arkadaşına da okur. Fransız hanım öyküyü gizlice Fransızca'ya tercüme eder ve Paris'in banliyölerinde çokca dinlenilen bir radyoya gönderir. Radyo öyküyü beğenir. Ve annelere yönelik müzikli bir programın içinde canlı olarak Ali Necib Beyin okuması için fransız arkadaşından ricacı olurlar. Paris'in o yumuşacık dokulu bahar günlerinden biridir. Seine nehri boylarındaki rıhtımların kenarlarında bulunan parklardan birinde petangue (demir topları atarak oynanan oyun) oynayanları seyrederken bayan arkadaşı çıka gelir randevulaştıkları gibi. Hanımefendinin bir sürprizi vardır Ali Necib Bey'e. Bilmediği bir yere beraberce gideceklerdir. Soru sormayacaktır. Binerler metroya. Eve doğru gittiklerini düşünür Necib bey. Radyonun önüne geldiklerinde ne olduğunu anlayamaz Ali Necip. Kız arkadaşı tam stüdyoya girmeden önce olup biteni anlatır ve olur alır kendisinden. Metni eline tutuşturur ve Aydın daki o çocuğu tekrar hissetmesini iste
r. Girer canlı yayına. Hoş geldiniz, hal hatır ve sizi tanıyalım sohbetinden sonra spiker bir girizgah yapar ve sözü bizim erişkin ama içinde küçücük bir çocuk yaşatan Ali Necib'e bırakır. Tane tane ve temiz bir aksanla okumaya gayret etmektedir kendi yazdığı öyküyü. Hikayenin sonlarına doğru bir paragraf başında durduğu sırada camlı bölmenin arka tarafindaki kız dikkatini çeker. Camın öte yanında saçları örülü, sarışın, hamile ve çilli bir kız vardır. Elleri öylece karnının üzerinde. Yanaklarında ise iki küçük damla. Bir buzdağı kırılır içinde. O buz dağından kopan minik bir parça gelir bardağın içine düşer. Ve bardağı taşırır. İçinde ki perdelerden biri daha kalkar. Başka ufukları görür. Oralara gider. O anda gittiği yerden bakar ki; o kızın karın boşluğunda büyüttüğü Ali Necib tir o anda. Son paragrafı ağlayarak tamamlar ve süratle terkeder yayını. Radyo bu yayından sonra olumlu tepkiler alır ve davet eder kendisini ama Ali Necib bir daha gitmez oraya. Cancağızım! Alelade bir gün içinde yolda yürürken, otururken, bir kafede iken birbirimizde nelere sebep olduğumuzun farkında mıyız ?. Minnacık bir detaydan kocaman bir adamın kilometre taşlarına sebebiyet vermek. Hele bir de düşünebilsek beraberken birbirimizde nelere sebep olduğumuzu. Düşünsene ! Acaba hangi hikayelerin baş rol oyuncuları olduk ?. Ya da adını bilmediğimiz kaç insan bizden izler taşıyor ? Ne kadar sarsıcı ve sorumluluk altında bırakan bir tecelliyat. Yaşam sorumluluğu pek de anı yaşa, ye, iç, yat bostan küfesi misali değil.
Düşünüyorum da hayat aslında dikkatle, incelikle okunması ve icra edilmesi gereken bir eser. Sonsuz kadar hoşça kalman dileğim İle ...

** Küçük Sincap ın Fotoğrafı için Öykü'ye teşekkürler
Biliyormusun ?. Büyük sıklıkla kırtasiye dükkanına gidiyorum. Çerçeveler bakıyorum senin resimlerin için. Beğendiklerimi iki elimle tutup yakınlaştırıp uzaklaştırıyorum gözlerime, kalbime. Sonra gözlerimi kapatıp hayal ediyorum "nasıl durursun içlerinde" diye. Senin güzelliğini verecek derinlikteler mi ? sorusunu tartıyorum aklımda, gönlüm odasının bir kenarında. Senin gibi düşünmeye gayret ediyorum. Köşeli olmamalılar fazla. Ruhunun yumuşaklığını verecek kıvrımları olmalı. Hani, öyle olmalılar ki; bana pencereden özlemle bakıp da el sallıyormuşsun gibi. Hep orda, öylece. Tüm sevgin ve o sevecenliğinle. O Ege evlerinin çivit mavi boyalı, begonviller ile sarılı pencerelerinden birinde duruşunu, bekleyişini anımsatmalı. Sade, sevecen ve sıcacık.Biraz buğulu..
Biraz dalgın.. Pervazda Sarman.
Ve çokca Senin gibi olmalı.
Görebilsen eğer seversin. Güzel çerçeveler alıyorum. Başucuma diziyorum onları. Şimdiden bir sürü çerçeve birikti. Biliyormusun ? hepsi senin için. Senin bende olmayan resimlerini, bilmediğim suretlerini koymak için. Sana dair yada ait hiç bir şey olmasa da alıyorum ben. O geriye kalmış olan küçük ihtimal üzerine ümidimi yatırıyorum bahis oynayanlar gibi.
Sahi ? Hep boş mu kalacaklar ? boyunları bükük ve sensiz .Sahi ? Sen ne zaman gelivereceksin, girivereceksin onların içinde bomboş ve ıssız duran gönlüme ?.
Biliyormusun ?
Sensizlik çok zor. Özlemekse burnumun direğini kırıyor. Güçsüz bırakıyor.
Şimdi iki pencere var içimde; bir adada rüzgarlı bir sokak üstünde sessiz ve yalnız, kepenkleri kapalı öylece bekliyorlar belki hiç gelmeyecek o anı.






