{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }
Resimli Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Resimli Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu parmak ucu kadar fakiri gördüğümde hep aklıma ❝ Böbürlenme Padişahım Senden Büyük Allah Var ❞ atasözü gelir. Parmak ucu kadar olmasına rağmen bütün çabası didinip üretmektir..
Kainata bakıp ta İlahi İradenin kanunlarından bi haber yaşayan amalar ve gafili beşerler onun ilmine ve gücüne dikkat etmezler. Aynı sudan içer yılan da, arı da.. ama arı üretir bal.., yılan çıkartır zehir. İlmi muazzamdır ama takdir için yapmaz bunu. İlahi iradeye niyaz gayreti onun fıtratındadır. Sesi soluğu çıkmadan gider gelir çiçekle kovanı arasında.
Bir bal arısı yaklaşık olarak saatte 24 km hızla uçabilir.
Bir arının dünyanın etrafında dolaşabilmesi için 2 yemek kaşığı bala ihtiyacı vardır.
Bir bal arısı bir seferlik polen toplama gezisinde 50-100 çiçeği ziyaret eder.
Arılar birbirleriyle dans ederek iletişim kuruyorlar. Bir bal arısı dans ederek diğer bir bal arısına nektarın ve polenin nerde olduğunu işaret ediyor. Dans yönü ve uzaklığı bunu anlatmaya yardımcı oluyor.
Bal arısı yarım kilo bal için 3 milyon 750 bin defa çiçeğe konuyor.
Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100 bin km kanat çırpıyorlar.
Araştırmalara göre bir koloninin 1 kilo bal üretmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için 8 kilo bal tüketmesi gerekmektedir. Bunu yapabilmesi için kat ettiği yol yaklaşık olarak 6 kez dünya çevresinin dönülmesine eşittir.
Bal arıları dakikada 11400 kez kanat çırpar bu da vızıltı sesinin nedenidir.
Onda Sultan Süleymanın gücünden fazlası, Hızır bereketi varken kibirinden eser yoktur. Zira bilir her şeyin mutlak sahibini ama ses çıkarmaz,
❝ Sultan Süleyman yapabilir mi ? bir çay kaşığı bal ❞ diye. Hem sonra Sultan Süleyman dünyanın çevresini iki kaşık bal ile dönebilir mi ? dönse de hali nice olur.. Ama tırnak kadar Arı İlahi İrade Kanunlarının Adaletli Tezahürü gibi sadece savunmak için öldürürken kendisi de ölür. Tek bir hükümdar ondaki ilmi farkedip yakasına resmini nakşettirmiş ve mezarına kadar götürmüştür, ders ve ibret almak için. Tabiatın ta kendisi, edep ve tevazuu aynasıdır, okuyabilene.. Einstein gibi ilimin doruklarında gezen bir insan bile bu küçücük hayvanın ilminden etkilenerek, hayran hayran bakar ona..
Zira gözleri dünya hayatı ile perdelenmemiş ufuk çizgisi idrak deryasına çekilmişlere, küçük şey yoktur kainatta.. Bir kelimenin içindeki minnacık bir harf ya can evini yapar ya da yıkar..
Şebnem gibi küçücük bir mürekkep damlası, bir düşünceye isabet ettiği zaman öyle kelimeler meydana gelir ki, üzerinde binlerce, belki milyonlarca insanı düşündürür ..(Byron)






Baş Melek Mikail (Michael) Allah’ın kendisinden yarattığı ilk varlık, ilk melektir. Allah’ın yedi baş meleğinden biridir. Kendisinden sonra evrenin ve diğer tüm varlıkların yaratılışında Allah’ın yanında yer almıştır. Baş melek Mikail, evrenin düzeninden ve koruyuculuğundan sorumlu, olumsuz enerjiyle savaşan ve olumsuz enerjiyi arındıran komutan baş melektir. Semavi ordunun komutanı, cennetin genel yöneticisi, baş meleklerin lideridir. Tüm tabiat olayları ve madde hareketleri onun sorumluluk sahasındadır.
Bazı savlara göre Michael, Mikail sami dillerde ‘Tanrı Kimdir’ anlamına da gelir. Melek Mikail bütün dinlerde tanınır ve kabul edilir. Hristiyanlıkta Kutsal Ruh ile (Ruhulkudüs) eşit tutulur. Mavi alevden kılıcı ve kalkan ve zırhla sembolik olarak resmedilir. Genellikle resmedilen tablo ve fresklerde Kılıç adaleti, zırh bilgeliği ve kalkan ruh’un korumasını simgeler. Yaradılışta Allah'ın yanında bulunmasından ötürü bazı teolojik görüşler onu, Cebrail den dahi üstün tutarlar.
Üstteki kare, fotoğraf makinesine amerikanın Spokane şehrinde düşmüş. Şehir, Kanadanın amerika sınırına bitişik ve Pasifik okyanusuna yakın. Sağdaki rahibenin adı Rosa Elena. "Kız kardeşim" dediği rahibe Amanda'ya bir kartopu isabet ettirmiş olmanın keyfini yaşıyor. İşte insanın içindeki çocuğa bir örnek. Onlar, bu kartopu oyununu Aziz Mikail seminerinden çıkar çıkmaz toplantı salonunun kapısında oynuyorlar. Görüldüğü gibi maddeleri hareket ettiren, kar yağmasını ayarlayan Mikail bile onların birbirleriyle kartopu oynamasına ve rahibe Rosa'nın kız kardeşi Amanda'ya kartopunun isabet etmesinin önüne geçmemiş. Kendi adına bir seminerin düzenlendiği günde, maddeleri hareket ettirebilen melek Mikail büyük ihtimal ile bu iki kızın oyunundan keyif bile almış olabilir ?. Hiç bilinmez. Günahı benim boynuma ama, kartopunun rahibe Amanda'ya melek Mikail'e inancındanki bir gevşeklikten ötürü böyle anlamlı bir günde isabet edişi, bu işte Mikail'in parmağının olduğunu bile akıllara getirmiyor değil ?.
Yukarıda yaptığım spekülatif yoruma muhtemeldir ki, yüzlercesi eklenebilir siz okuyucular tarafından. Fakat aklınıza gelmesi birazca zor olanı ise gerçeğin ta kendisi. Rahibelerin her ikisi de 60 lı yaşlarının çok üzerindeler ve tüm yaşantıları boyunca Meksikanın güneyinde yaşadıkları için seminere geldikleri bu kentte ilk kez kar görüyorlar.



Resimli Hikayeler Etiketi altında, KartPostallar benzeri bir hikayeler serisi yazmaya karar verdik ki; fotoğraf merakımızdan ötürü. Bir hikayesi olmak kaydı şartıyla, hep sevgiye dokunulan anları yakalamaya gayretim oldu. Karelerin arkasındaki yaşanmışlıkları her zaman asıl aktörlerinden öğrenerek kayıt altına almaya gayret ettim. Hal tercümesi ise, iz bırakan kareler bunlar ruhumda.
Ruhunuza ikram olsun ,ben bir bayram şekerliği misali. Uzanıp alması ise sizlerin can-a yakınlığı diyelim.

Yer: Torosların en batı uçlarından bir tanesi olan Karanfilli Yaylası. Yaklaşık 1400 metre yükseklikte. Yolu izi pek müşkül ve kuvvetli kar yağışı alan bir dağ köyü. Bir bakkalı dahi yok. Varın, düşünün şehirdeki bebelerin şansını. Her yerde sessizlik ve kimsesizlik var. Onlar iki kardeş; kızkardeşin adı Hatice, ağabeyin adıysa Yusuf. Çöllerde, ağabeyleri tarafından kuyulara atılan Yusuf gibi. Ahh! O Yusuf ! ki okursanız insanı yerle yeksan, harab-ı turab eder hikayesi. Bizim Yusuf çocuğumuzda öyle.
Yusuf 11
, kız kardeşi Hatice de 8 Yaşında. Fakat yüzlerinde ağır yaşanmışlıkların derin çizgilerinin yarattığı büyük insan halleri var. İkisi de hiç okula gitmemiş. Zaten köyde okul da yok. Hatice köyde, 1 yıl süreyle yaşamış Ankaralı bir ziraat mühendisi hanımdan alfabe ve birazda okuma öğrenmiş.
Yusuf çocuksa keçi çobanı. Dağlarda sabahtan akşama keçi güdüyor. Onlara, köye giren patikanın yanındaki kiraz ağacının altında rastlıyorum. Yusuf ayakta, Hatice ise yere çömelmiş bir gazete parçasına bakıyor ve yüksek sesle okumaya gayret ediyor. Hani o bildik, uzata uzata "aa" lı, "ee" li seslerden dökülüyor yamaca. Yaklaşıyorum usulca. Biraz dikkat edince fark ediyorum ki; Eyvah! ama ne Eyvah! bende. Yandı içim ki, yangın
yeri lafı nafile kalır, içimin ateşle feryadına. Yusuf Çocuğum görmüyor. Kız kardeşi ona okuyor gayretince...
Beni görünce Hatice de ayağa kalkıyor abisinin yanında. Ellerim hem titriyor hemde basıyorun
deklanşöre an-ı, duyguları kaybetmeyeyim kaygısıyla. Kız kardeş, yerdeki kirazlardan toplamış ufak bir kovaya. Hatice bana bir sap kiraz uzatıyor. Kulağıma takıyorum dedemin ruhuna. Hatice gülünce Yusuf ta tebessüm ediyor. İsim öğrenme ve tanışma faslından sonra Yusuf'un hikayesini öğreniyorum. Soğuk bir kış akşamı, keçi gütmekden dönüşünde gözleri sulanıyor, ovuşturuyor. Sonra çapaklanır gibi iltahaplanıyor. Köyde bakkal bile yok, sağlık ocağı nerde olsun. Geçer ümidiyle çay sürüyorlar ama nafile. Dikkat etmiyorlar, tabiattan bilerek. Ama bir sabah Yusuf'un gözleri dünyaya fersiz ve boş bakmaya başlıyor. Kararıyor o çocuk dünyasının şekilleri, renkleri. Oysa bir çeşit göz nezlesi Yusuf. Götürseler kente, bakmayacak gözleri ışıltısız ve dalgasız denizler gibi.
Az biraz sohbetten sonra kopasıca dilim o melanet soruyu soruyor Yusuf'a;
"Keçi gütmek zor olmuyor mu Yusufum ?" diyorum.
O sı
rada Hatice elini tutmuş ağabeyinin sıkıca, bırakmıyor.
"Hatice'yle gidiyoruz. Benim Gözlerim O" diyor.
Dönüyorum arkamı. Hıçkırarak ağlıyorum ve yürüyorum patikadan aşağı. Yusuf kurtulmuş. Halas olmuş. Artık benim, kuyudaki Yusuf. Bağıra, çağıra ağlıyorum. Yırtayım üstümü başımı. O dağ köyünde kafama vurmuşlar ki hem de ne vurmak... Alıp çıkarayım yerlerinden, vereyim bu nafile vucuttaki gözleri. Gelsin tekrar geriye Yusuf'un çocukluk neşesi, hayaller kursun, çocuk çocuk baksın yine...

Son
rasında Yusuf'u, muayene ettirdik ama çok geç kalınmış. Dinlemeyi sevdiği kitapları okuması için bir okula gitmesi yönünde ikna etmeye çok çalıştım. Fakat nafile. Küsmüştü bir kere herşeye. Artık Dünyasında Dağlar vardı.., bir de Haticesi.

Kıssa : 1000 ler ile 1300 ler arasında Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve Hacı Bektaşi Veli ile Anadolu Aydınlanması yaşanır. Kurtuluş Savaşı da bu mantık ve ruhtadır. II. Anadolu Aydınlanmasıdır. Biz inanırız ki, irşad olanların irşad etme sorumluluğu vardır. Büyük şehirlerde, aslında körler-sağırlar gibi birbirimizi ağırlayıp duruyoruz. Vakit belki de gecikmiş, Anadoluya çıkmak için. Fakat iş, işten geçmiş değil. El kadar bebelere alfabeyi, okumayı öğretmek için. Ve arkanızda, o minik ruhta küçük bir iz bırakabilmek için...






Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin