Yer Kocaelinin Karamürsel kasabası. O yıllarda bu ufacık kasabanın çoğu nüfusunu 13 harbinde Anadolu'ya gelen Saraybosna(Sarajevo) göçmeni Boşnaklar oluşturur. Benim anne tarafım gibi Müesser Hala da onlardan biri. Ahşap bir evde, Tabakhane mahallesinde oturuyorlar. Saraybosna'dan gelirken, anne ve babası hiç bir şey getirememiş yanlarında. Yoksuldur Müesser Hala. Eşi de kendisi gibi dar gelirli bir ailenin oğlu. Sade bir törenle evlenirler. Eşi, Gölcükteki Bahriye tezgahlarında çalışmaktadır. Müesser Hala ilk ve tek çocuğu Mehmet'e hamile kalışının altıncı ayında eşini bir kazada kaybeder. Yıkılmamaya gayret eder. Evlenmez, içine gömer sevgisini, gençliğini, aşkını. Zaten onlarda aşk ve evlilik bir keredir. Tekrarı mümkün değildir, ölüm gibi. Her şeyi Mehmet olmuştur. Oğlu, hayatının merkezidir. Bahçede türkü söyler hep Mehmeti için onun yokluğunda..
Vakit, vakit olur.. Zaman devrilir gider.. Mehmet on sekizine gelir. Askerlik çağıdır Mehmet için. Unutmaz devleti Mehmeti de. Çağırır hizmet için Bahriye'ye. O yıllarda Bahriye askerliği, kara askerliğine göre nerdeyse iki kat sürede bitiyor. Tam tamına 36 ay. Yani üç koca yıl. Müesser Hala nın yüreğine hançerler sokulur da bir şey diyemez kimselere. Mehmet bir sonbahar günü Levend olur Bahriyeye beyazlarını çekip.
Mehmet'i Dumlupınar denizaltısına verirler. Aylar, ayları kovalar. Mehmet, bir Nato tatbikatı öncesi izne gelir. Anacığıyla hasret giderirler. Bir kez daha öper anasının elini. Çıkar, gider gemisine bir bahar gününde.
Bir ay kadar sonra Nara burnunda, Azrail Naboland kılığında onlarca Bahriyelinin, çocuğun ve kadının tüm hayallerini biçer. Gönderir Dumlupınarı, Çanakkalenin derin ve soğuk sularına. Mehmet te dahil tüm gemi mürettebatı "Vatan Sağolsun" diyerek yatarlar ölüme. Radyolardan naklen dinler tüm Türkiye'deki analar, babalar,çocuklar,eşler,sevgililer, nişanlılar "Vatan Sağolsun deyişlerini. O gece Türkiyede onlarca kadının saçı bir anda bembeyaz olur. Aynı Müesser Hala gibi.
Hiç sesi çıkmaz, gözlerindeki iki damla yaştan başka. Fırlar çıkar sokaklara. Artık akıl kuşunu ten kafesinden uçurmuştur. İçinde külhanlar yanar hep. Kendisiyle birlikte ahşap evini yakana kadar bahçede, yollarda, bağda;
Mehmet Gitti Askere
Alır,Gelir Tezkere
türküsünü söyleyip durur, Mehmet'i, Kınalı Kuzusu için.
Bir kınalı kuzu da bizde var. Adı Emrah. Yalan ve ihanetin içinden kendini pırıl pırıl çekip almayı başarmış yüreği kuzu bir can çocuk. Kanaatkar ve Erdemli. Kaçımız onun başardığını gerçekleştiririz bilemiyorum..
-Gözüme de toz mu kaçtı, nedir ?
-Nereye tıkarım şu mendil meretini ben de bilemedim. Gevezelikten mi acep oldu ?
-Çokca söyledim değil mi ?
-Hikaye oldu mu durmam..
-Fazlaca oyalandım zaten.
Ey! Ahali !. Yolcumuz var artık. Eylemen Gari. Hazırlık lazımdır. Varıp gideyim ben..
Az daha unutacaktım. Gider ayak aklıma düştü de,
Eğer olur da, aklınıza ve yüreğinize Emrah düşerse eğer;
1 Aralık 2009 akşamı, elinize bir sürahi su alın ve kapılara, balkonlara, pencerelere çıkıp yollara serpin.
Oğlumuz bahtı açık, yüreği engin, sularla gitsin ve sular gibi tez vakitte gelsin.
Ve Onun yokluğunda cama vuran her damlaya, ona selam götürmesi için yüreğinizden geçenleri, bir şiir okur gibi fısıldayın.
Merak etmeyin. Bir Turna nın kanadına yapışıp türkü olur, ulaşır Emrah'a...

Yandaki resme bakıp ta, şimdi bu nerden çıktı diyebilirsiniz.Elektronik terminolojisinde, bir şeyin sahtesine, göründüğü gibi olmayanına patates tabirini kullanırız. Bir arkadaşım televizyonu aç dediğinde o berbat sel felaketi görüntülerini içim, ruhum, canım acıyarak seyrettim. Seyrettim ama orası başka bir Kedi Cumhuriyeti idi. Ne kedi devletinden bir yardım eden, ne bir kedi bakan, ne de asabi kedi başbakan(kedilerin arasında en iyi bakan, en birinci bakan demektir) vardı. Halbuki televizyonlarda kendisi konuşturulmuyor diye İsrailli büyük bir kediyi yarım yamalak konuştuğu o yabancı ülke lisanında söyleyerek tırmalamıştı. Küçük kediler aynı o büyük deprem felaketindeki gibi yapayalnızdılar. Kimseleri yoktu. Yoktu da, onların kedi bakmayanları vardı. Ne yazık onlara, yabancı kedi ülkelerinde olduğu gibi kapı kapı dolaşıp haber vermemişti kimse, felaketi. Demek ki onların ülkelerinde okumuş, akıllı fikirli, büyük kedileri yoktu. Yine olan ufak kedilere olmuştu. Onlara sahip çıkacak ilgilenecek kimseleri yoktu. Öyle ya, herkesin işine yarayan "Şehit" gibi mucize bir kelime vardı lisanlarında. Puzzle da her yere uyan parça gibi. Aslında, bu Allah Korusun Patates hareketine çok bel bağlamışlardı. O da mı patates çıkmıştı nedir ?. Yine de biz Allah Korusun Patates den diyelim de, ne olur noollmazz.

Her yeni gelen
Yeni bir ben.
Ve her giden,
Bırakıyorken
Bir iz kendinden
Üremiyor kendiliğinden
Eski yüzlerden,
Yeni bir sen.
Neden, peki neden ?
Hep beklenen,
Bakıyorken
Yola,pencereden.
Sahi, ne zaman ve nereden
Geleceksin sen ?
Yoksa ben,
Hep mi bi ümit gelecekten
Ve senden ?
Bir gemi vardı ruhunda çocukluğundan beri uzak denizlere sefer eden. Bir de bir tren, bilinmeyen ülkelerin sisli istasyonlarından geçen. Çocuktu ya içi, ya gemi yada tren.. Binip gitse miydi ? vazgeçmek için senden, öldürmek için sana dair ihtimalleri tümden.
O bilmez idi, ne yol ne de iz.
İçindeki koca bir deniz.
Kendisi de habersiz.
Öyle usul, öyle sessiz.
Yoktu ikilik, sadece gayreti biz.
Bedeni, can-(an) ı na mezar
Teni, ruh kuşuna kafes.
Bir ses, bir nefes.
Gayrisi, şu dünya hep nefs.
İçindeki koca bir deniz.
Kendisi de habersiz.
Öyle usul, öyle sessiz.
Yoktu ikilik, sadece gayreti biz.
Bedeni, can-(an) ı na mezar
Teni, ruh kuşuna kafes.
Bir ses, bir nefes.
Gayrisi, şu dünya hep nefs.
Meselesi bakmaktan ziyade, görmekti. Ölmeden önce ölmeye gayret ediyordu ki azab içindeki ruhu, azad olsun kabir olan teninden. Aynı, Bursa'daki Mevlevi tekkesinin arka bahçesinde sırlanmış ve taşında "Edvar-ı Musikinin Dana-i Serbülend-i. Ahmet Necib Efendi" yazan büyükbabasının niyazı gibi. Hep muhabbet, hep yarenlikti isteği. Paylaşmaktı her şeyi, yarin yanağından azade. Olanı kadar. Bir ses, bir nefes. Olmasındı nefs.
O yüzden emanetçilik ederdi, Anadolu'daki eski bir tren garında. Tüm emanetçiler gibi gözden ırak, sakin bir köşedeydi işyeri. Her şey yavaş hareket eder, zaman usul akardı onun dükkanında. Makbuzu al, kutuyu aç, emaneti ver den gayri bir şey değildi nafaka için çabası.
Bir gün sabaha karşı bir rüya gördü..
Giyinip, sokağa çıktı. Yolunun üzerindeki fırından iki tane simit aldı. Gar'ın sol köşesindeki Gülsüm'ün çayevinden, bir büyük çay istedi. Besmele ile açtı kapıyı ve sağ adımını attı dükkandan içeri, yıllardır adet ettiği gibi. Anahtarlarını, masanın üzerine bırakırken çaycının çırağı siparişini getirip bıraktı. Bardağın içine şekerleri bırakırken gözleri güldü. Son simidin, son yarısını da ağzına götürüyorken kapının açıldığını anladı çıngırak sesinden. Son simid parçasına takılı kalan gözlerinin, içinde olduğu kafasını kaldırmadı, içeriye girene bakmak için. Gelen adam, cebinden çıkardığı makbuzu masanın üzerine bıraktı. Kağıt parçası görüş alanındaydı. Göz ucuyla baktığı yazıyı, tanıdı.. bildi .. Teslim alacak olan hanesinde "Asil Çelik" yazıyordu. Kimlik sormaya gerek duymadı. Yerinden kalkıp, adama son kutudakini teslim etti. Konuşmadılar. Son emaneti de vermişti, borcundan kurtulanın hafifliğiyle. Akşama kadar ne kimse geldi ne de kendisi o makbuzdan gözlerini ayırdı. Yağmurun arka pencereye vuruşuyla birden kalktı. Uzanıp paltosunu aldı. Kapıyı kilitlemeden çekti. Kapının çıngırağı yine kapının arkasında bir kez daha şıngırdadı. Gişeden ikinci sınıf bir bilet aldı. Ve son trenle bir daha dönmemek üzere geceye karışıp gitti ..
Geride, masanın üstünde; bir yarım simit, bir çağ bardağının dibinde azıcık çay vardı. Yarım simitin yanında duran makbuzun, alt tarafında ise
O yüzden emanetçilik ederdi, Anadolu'daki eski bir tren garında. Tüm emanetçiler gibi gözden ırak, sakin bir köşedeydi işyeri. Her şey yavaş hareket eder, zaman usul akardı onun dükkanında. Makbuzu al, kutuyu aç, emaneti ver den gayri bir şey değildi nafaka için çabası.
Bir gün sabaha karşı bir rüya gördü..
Ustası kendisini, bedestendeki dükkanlarından çarşı dışında saatçilik eden Asil Çelik ustaya gönderiyordu. Tamirde olan köstekli saatini almaya. Bedesten den çıkarken arkasına peşmurde kılıklı adamlar takılınca, korkmuştu. Hızlı hızlı yürüyordu onlardan kurtulmak için. Saatçi ustasının dükkanını bulduğunda hava iyice kararmıştı. Dükkanın ön camında Asil Çelik ustanın karaltısı vardı. Sevindi, adamlardan dükkana girince kurtulacağı için. Biraz daha hızlandı. Adamlar hala peşindeydi. Ter içinde saatçinin kapısını açıp içeri girdi. Kapıyı kapayıp gözlerini yumdu ki bir derin ferahlasın, soluklansın. Nefesini salıp boşluğa, açtı gözlerini "Asil Usta !" diyerek.."Usta! Eksik ama Eksik" diye, bağırarak uyandı rüyasından. Kan, ter içersindeydi ve korkmuştu gördüklerinden. "TEK dir Allah" dedi, yüzünü sıvazlayarak. Kalktı, yıkadı yüzünü. Geçti yazı masasının başına. Bir cigara sarıp harfleri saydı, eb-ced ile hesab etti. Kalemi yerine koyarken, "Tamam, bildim, vakt-ü saat tamamdır" dedi.
Gözlerine inanamadı. Dükkan bomboştu. Ne saat ustası, ne de dükkanda her hangi bir eşya vardı. Yere kaydı gözleri. Yer kaplamasına dair, hiç bir şey yoktu. Ahşapların tamamı eksikti ve derin bir uçurum gözüküyordu dükkanın tabanında.. Düşmemek için yükseklerden aşağı, zor zahmet tutundu dükkan kapısına..
Giyinip, sokağa çıktı. Yolunun üzerindeki fırından iki tane simit aldı. Gar'ın sol köşesindeki Gülsüm'ün çayevinden, bir büyük çay istedi. Besmele ile açtı kapıyı ve sağ adımını attı dükkandan içeri, yıllardır adet ettiği gibi. Anahtarlarını, masanın üzerine bırakırken çaycının çırağı siparişini getirip bıraktı. Bardağın içine şekerleri bırakırken gözleri güldü. Son simidin, son yarısını da ağzına götürüyorken kapının açıldığını anladı çıngırak sesinden. Son simid parçasına takılı kalan gözlerinin, içinde olduğu kafasını kaldırmadı, içeriye girene bakmak için. Gelen adam, cebinden çıkardığı makbuzu masanın üzerine bıraktı. Kağıt parçası görüş alanındaydı. Göz ucuyla baktığı yazıyı, tanıdı.. bildi .. Teslim alacak olan hanesinde "Asil Çelik" yazıyordu. Kimlik sormaya gerek duymadı. Yerinden kalkıp, adama son kutudakini teslim etti. Konuşmadılar. Son emaneti de vermişti, borcundan kurtulanın hafifliğiyle. Akşama kadar ne kimse geldi ne de kendisi o makbuzdan gözlerini ayırdı. Yağmurun arka pencereye vuruşuyla birden kalktı. Uzanıp paltosunu aldı. Kapıyı kilitlemeden çekti. Kapının çıngırağı yine kapının arkasında bir kez daha şıngırdadı. Gişeden ikinci sınıf bir bilet aldı. Ve son trenle bir daha dönmemek üzere geceye karışıp gitti ..
Geride, masanın üstünde; bir yarım simit, bir çağ bardağının dibinde azıcık çay vardı. Yarım simitin yanında duran makbuzun, alt tarafında ise
"Bu da Geçer Ya Hu !" yazıyordu.
Adam hikayeler yazıyordu. Değerlerini pek de farketmemiş olduğu. Ama yazdığı cümle sonlarında ki uyumu seviyordu. Kadın da bu hikayelerden hoşlanıyor ve yazmasını istiyordu. O gece kadına hikayeyi satır sonlarından keserek okuyordu. Kadının da hoşuna gidiyordu. Ve kadının istediği, nasıl olsa bir oyundu. Pek de bir tehlikesi yoktu. Fark etmemişti kadın, delilikle, akıl arasındaki kısa ama derin koridoru. Konuşma arasında adama, "şairim" diyordu. Adam da sürekli, gayretkeş onun için yazıyordu. Bir süre sonra kadın durdu..Farkedince yıldızlarının, adama kaymakta olduğunu. Kesmek istedi içindeki duyguyu. Bozmak gerekliydi, kontrolünden çıkan kurguyu. Eliyle susturdu. Bir müddet sessizlik olsundu. Adamı, bulutların üstünden alıp yere koydu.. Sonra,
Biri orda, diğeri burda durdu.
Birinin gitmezi, diğerinin kalmazı oldu.
Şair kalamazdı,
Çok ama çok yorgundu.
Son bir kez çaresini sordu.
Biri, suskun ve duygusuzdu.
Öyleyse;
Sebebi de, kal diyeni de yoktu..
Hem zaten, eşyaları kapı önünde duruyordu.
Valizinde, mektup dolu bir ahşap kutu,
Şair, alaca karanlıkta yola koyuldu.
Arkasında kalan sadece bir nottu.
Ve üzerinde irice "ELVEDA" yazıyordu,
Birinin yastığına, giderken iliştirmiş olduğu..
Hayat birine göre de, oyundu.
Güzelliği ise, isteğe göre kurgulanıyordu.
Ve üstelik sakıncası da yoktu.
Şair yürürken, bir an durdu.
Oyun olmasına oyundu ..
İsterik kurguların olduğu.
Peki, kurguların birlikte oluşturduğu,
O büyük senaryoyu kim yazıyordu ?.

Kara bulutlar geldi ve gitmek bilmiyordu. Eş dost ziyaretlerinden anladık ki..., canlar burada okuduklarından ve bizdeki kömür karası iç hallerinden pek de hoşnut değillerdi. Öyleki Can Dostumuz Sufi Can uğramaz olmuştu. Hem bizim üstümüzdeki kara bulutlara üf üf demek hem de Sufi Can ın, bizler için yaptığı gibi birlikte neşelenmek ve eski günleri yad etmek istedik. Can dostlarımızın pek sevdiği hikaye anlatıcılığına soyunduk tekrar ki her taraf kahkaha olsun neşe etrafa yayılsın ...Bizim bebelik zamanlarımızda oyuncak adına pek bir şey yoktu. Eni konu, olup olacağı, Eyüp Sultan daki dükkanlarda sıra sıra asılı olanlar. O yıllarda İstanbulda ki bebeyle Anadoluda ki çocuklar arasında oynanan oyunlar ve oyuncaklar arasında çok büyük uçurumlar yoktu. Limon kasalarından kılıç, Kristal zeytinyağı tenekelerinden yelkenli, makara ve telden araba yapardık. Bir de bilya yada rulmandan yapılan ilkel tornet türevi ahşap arabalar vardı. Bu ahşap tornetlerin yada arabaların üstüne bir de patlıcan kasası oturttun mu, oluyordu sana kamyonet. Ordan oraya yük taşı dur. Hali vakti yerinde olmayan arkadaşlarımızla bunları kullanarak pazara limon satmaya gitmişliğimiz, yaz tatillerinde hayatı öğrenelim diye su satmışlığımız vardır. Yokluk yılları. Para olsada, bulunmuyor. Hele bu tamirci ve tornacılardan çıkma yada yarı arızalı rulmanları bulabilmek ciddi bir imtiyaz. İmkansıza yakın bir şey, rulmanları temin etmek. Rulmanlar temin edildimi; eski tahtalardan imece usulü yapılırdı tornet, çocukluk arkadaşlarıyla. Bir kaç tane eski çivi, biraz eski tahta ve kaldırım taşı kullanılarak yarım günlük çabayla mucize araba hazır. Ver elini yokuş aşağı sürat denemeleri. İstanbul yedi tepe her yer yokuş. Keyifsiz tarafı yokuş yukarı çıkış tabii. Fakat bu ilkel oyuncağın taban tahtası iki bebenin poposu uzunluğunda oluyor. Önde oturan bebe hem dümenci, hem de arabanın sahibi. İmtiyazlı velet...
Arkada oturanda en kadim arkadaşı. O da başka bir imtiyaz. Arabası olmayan bebeler, arabanın sahibi olan çocuğa dalgın ve yalvarır gözlerle bakıyorlar, bir turda kendileri binebilmek için. Fakat hey keyfin bir mihneti, bir cefası olacak ya. Arabanın sahibi bebe yokuş yukarı kendi bedenini taşırken, arkada oturan da beygir gibi arabayı da çekiyor yokuşun başına kadar. Yokuş başında araç sahibi bebe ön tarafa oturup, ayaklarını, ön iki rulmanın takılı olduğu aks benzeri tahtaya dayıyor. Alıyor eline, bu tahtaya bağlı ipleri. "Tamam" diyor, arkaya atlayacak bebeye. Arkaya binecek bebe de başlıyor öndeki bebenin sırtından itekleyerek hız kazandırmaya, rulmanlı arabaya. Yokuş aşşağı sallanacağı zamanda atlıyor arkaya. Eh ondan sonra.. Allahın selameti üstlerine olsun. Fren yok, zira. Yaradanım onlara ne hız verdiyse. Şen şakrak. Kahkahalar arş-ı ala da. Toz toprak. Surat kir içinde. Düşe kalka caddeye kadar sürat yapılıyor. Caddeden zaten günde ya iki bilemediniz üç araba geçiyor. Sabahtan akşama aynı terane. Kay aşağı, çık yukarı. Ne gamm ne kasavet. Tüm yaşam sevinciniz dört bilyalı tahta bir araba. Ama kendi ellerinizle yapmışınız.
Ahşaptan, bildiğiniz tahta evlerde oturuluyor o yıllarda. Rüzgar esdi miy di, bir taraftan girip arka taraftan çıkıyor. Ama herkesler mutlu. Akşam oldumuydu, annem çıkıyor mahalle çeşmesinin yanına bağırıyor;
-Aliiii.... Aliiiii !!(ne gür,ne ihtişamlı bir ses. Yedi mahalle Destur da)
Arabayı kapıp hemen annenin yanına gitmek, sokaktan ayrılmak ne zor. Ama gitmezsen, cennetten çıkma bekliyor adamı.
Annem soruyor;
-Ne bu halin ?
-Ne var ki ?
-Suratını köpek yalasa doyar, kirloş oğlum.. diyor annem.
Annem, iri kemikli güçlü, kuvvetli bir kadın. Bilyalı arabayı kırsa, kırar. Ama kırmıyor. Çünkü rulmanları babam getirmiş. Babamla, al takke ver külah olmak istemiyor. Öyleyse ne olacak ?. İçindeki tüm gergin naneler benden tahsil edilecek. Şöyle, kulaktan bir tutulup yanına çekiliyorum. Bakıyor dik dik gözlerimin içine. Allah! Allah!. Gözlerde cehennem kazanları kaynıyor. Sonraaa... Mevsim yaz sa, annem beni soğan gibi soyarak sokuyor, çeşmenin altınaaa. Tam bir rezillik!. Nasıl bir utanma bende?. Ne var, ne yok ortada. Yalağın içindeyim. Yer yarılsa da içine girsem. Ben biliyorum tabii. Annem; bunu rezil olayım, karizmam çizilsin, itibarım beş paralık olsun, sokağa çıkamıyayım diye yapıyor. Mesele, emre itaatsizlik. Otoriteyi hiçe saymışız. Denilen zamanda eve gelmemişiz. Gelmez misin ?. Al sana!. Öyle olmaz böyle olur!. Bu sokak ortası ceza faslını, mahalledeki kızlar da izliyor ve sonra alay ediyorlar "Alii yi annesi yıkıyooo.. Auvvvvv" diyerek.
Bizimkisi, yokluğun ve çocukluğun tetiklediği bir üretim arzusu ve ellerimizi kullanarak hayallerimizi gerçekleştirme neşesinin her yerimize sindiği yıllar olarak geçti. Zaten hiç çıkmadı da içimizden. Hala Zihni Sinir bir meslekle uğraşıp üretmeye gayret içindeyiz. İçimizdeki çocuk şen ve mutlu olsun, ölmesin, hep yaşam sevinciyle kafasını çalıştırsın azmindeyiz. Ruhumuzun çocuğu o yıllarda hep yokluk çekmiş ya, seviyoruz tahta oyuncakları, uçakları, çizgi filimleri, animasyonları. Bir de baktık ki adam olacağız derken yaşlı bir çocuk olmuşuz. Bu sanal alemde gezerken çocukluktan sebep aşağıdaki gözümüze takıldı .Tek başına boğazımdan geçmedi. Biz inanırız ki; alındıkça değil verildikçe, paylaşıldıkça artar. Çoğalır...
Arkada oturanda en kadim arkadaşı. O da başka bir imtiyaz. Arabası olmayan bebeler, arabanın sahibi olan çocuğa dalgın ve yalvarır gözlerle bakıyorlar, bir turda kendileri binebilmek için. Fakat hey keyfin bir mihneti, bir cefası olacak ya. Arabanın sahibi bebe yokuş yukarı kendi bedenini taşırken, arkada oturan da beygir gibi arabayı da çekiyor yokuşun başına kadar. Yokuş başında araç sahibi bebe ön tarafa oturup, ayaklarını, ön iki rulmanın takılı olduğu aks benzeri tahtaya dayıyor. Alıyor eline, bu tahtaya bağlı ipleri. "Tamam" diyor, arkaya atlayacak bebeye. Arkaya binecek bebe de başlıyor öndeki bebenin sırtından itekleyerek hız kazandırmaya, rulmanlı arabaya. Yokuş aşşağı sallanacağı zamanda atlıyor arkaya. Eh ondan sonra.. Allahın selameti üstlerine olsun. Fren yok, zira. Yaradanım onlara ne hız verdiyse. Şen şakrak. Kahkahalar arş-ı ala da. Toz toprak. Surat kir içinde. Düşe kalka caddeye kadar sürat yapılıyor. Caddeden zaten günde ya iki bilemediniz üç araba geçiyor. Sabahtan akşama aynı terane. Kay aşağı, çık yukarı. Ne gamm ne kasavet. Tüm yaşam sevinciniz dört bilyalı tahta bir araba. Ama kendi ellerinizle yapmışınız.
Ahşaptan, bildiğiniz tahta evlerde oturuluyor o yıllarda. Rüzgar esdi miy di, bir taraftan girip arka taraftan çıkıyor. Ama herkesler mutlu. Akşam oldumuydu, annem çıkıyor mahalle çeşmesinin yanına bağırıyor;
-Aliiii.... Aliiiii !!(ne gür,ne ihtişamlı bir ses. Yedi mahalle Destur da)
Arabayı kapıp hemen annenin yanına gitmek, sokaktan ayrılmak ne zor. Ama gitmezsen, cennetten çıkma bekliyor adamı.
Annem soruyor;
-Ne bu halin ?
-Ne var ki ?
-Suratını köpek yalasa doyar, kirloş oğlum.. diyor annem.
Annem, iri kemikli güçlü, kuvvetli bir kadın. Bilyalı arabayı kırsa, kırar. Ama kırmıyor. Çünkü rulmanları babam getirmiş. Babamla, al takke ver külah olmak istemiyor. Öyleyse ne olacak ?. İçindeki tüm gergin naneler benden tahsil edilecek. Şöyle, kulaktan bir tutulup yanına çekiliyorum. Bakıyor dik dik gözlerimin içine. Allah! Allah!. Gözlerde cehennem kazanları kaynıyor. Sonraaa... Mevsim yaz sa, annem beni soğan gibi soyarak sokuyor, çeşmenin altınaaa. Tam bir rezillik!. Nasıl bir utanma bende?. Ne var, ne yok ortada. Yalağın içindeyim. Yer yarılsa da içine girsem. Ben biliyorum tabii. Annem; bunu rezil olayım, karizmam çizilsin, itibarım beş paralık olsun, sokağa çıkamıyayım diye yapıyor. Mesele, emre itaatsizlik. Otoriteyi hiçe saymışız. Denilen zamanda eve gelmemişiz. Gelmez misin ?. Al sana!. Öyle olmaz böyle olur!. Bu sokak ortası ceza faslını, mahalledeki kızlar da izliyor ve sonra alay ediyorlar "Alii yi annesi yıkıyooo.. Auvvvvv" diyerek.
Bizimkisi, yokluğun ve çocukluğun tetiklediği bir üretim arzusu ve ellerimizi kullanarak hayallerimizi gerçekleştirme neşesinin her yerimize sindiği yıllar olarak geçti. Zaten hiç çıkmadı da içimizden. Hala Zihni Sinir bir meslekle uğraşıp üretmeye gayret içindeyiz. İçimizdeki çocuk şen ve mutlu olsun, ölmesin, hep yaşam sevinciyle kafasını çalıştırsın azmindeyiz. Ruhumuzun çocuğu o yıllarda hep yokluk çekmiş ya, seviyoruz tahta oyuncakları, uçakları, çizgi filimleri, animasyonları. Bir de baktık ki adam olacağız derken yaşlı bir çocuk olmuşuz. Bu sanal alemde gezerken çocukluktan sebep aşağıdaki gözümüze takıldı .Tek başına boğazımdan geçmedi. Biz inanırız ki; alındıkça değil verildikçe, paylaşıldıkça artar. Çoğalır...
Hayal etmekden vaz geçmemiş ve bunları gerçekleştirmeye çalışan bir mucit. Animasyon Columbia ve Sony işbirliği ile hazırlanmış ve 2009-2010 sonbaharında vizyona girecek. Şiddet ve dehşet içermiyor. Gökten yağan pizzalar, köfteler, kekler, çörekler. Yaratıcılık ve hayal etmek üzerine kurulmuş herşey. Ve iştah açıcı üstelik. Fakat ne yazık, arkamızdan hiç ayrılmayan Sam Amca nın hayat tarzını burnumuza dayasa da kendimizinkini üretene kadar, çare yok seyredeceğiz.
Not: Cola(Koka Suyu) ve PopCorn(Patlamiş Misir) girişte var mış. Ama ücretliy miş. Fiatlar üstünde yazıyor muş. Paralar kumbaraya atılacak mış. Atmayanları çıkışta Annem bekliyoo olacak mış. Benden söylemesi... Çeeşşmee.. Çeeşşmee...

Not: Cola(Koka Suyu) ve PopCorn(Patlamiş Misir) girişte var mış. Ama ücretliy miş. Fiatlar üstünde yazıyor muş. Paralar kumbaraya atılacak mış. Atmayanları çıkışta Annem bekliyoo olacak mış. Benden söylemesi... Çeeşşmee.. Çeeşşmee...

Yağmur denilince, neden hep Sonbahar gelir akla ?. Yaz yağmurları uçarı, geçici olduğundan mı ?. Mevsim Yaz, ama yağmur yağıyor şimdi. Hem de soğuk soğuk. Damlaların cama çarpıp kayışlarını duyuyor. O minicik damlalar birer soru olup pervaza iniyorlar. Bir kalem bir de kağıt alıp pencerenin önüne oturuyor ve yazıyor.İnsan yolcu mu olmalı ? Yoksa hancı mı ? Gitmekle, kalmak gibi mi ?
Ben yolcu olmayı seçmiştim. Elimde valizim, ordan oraya, nereye gitsem bulduklarımı biriktiriyordum. Bir koleksiyoncu gibi senin için. Belki de deli gelin kızın çeyizi misali. Tek bahar seninle olsun, değerini bileyim diyerek. İlkbaharı yapayım çabasıyla hep Sonbaharda gezmişim. O güz, zorluklarından sebep ayaklarım uzun yollara dayanıklı olmuştu ve yüreğim kıymetini bilecekti senin getirdiğin ışığın, güneşin. Kuzeyim sendin ya, benim. Rüzgarlarda seni koklayarak yol almıştım. Karanlık gecelerde yıldızdın. Biliyordum, oraya yol alıyordum. Umuttu, cılız ayaklarıma o uzun yollar için güç veren. Bir gün durdum ve baktım valizin içindekilerine. Eskimiş, eprimiş, kullanılamaz haldeler. Ben biriktirdiğimi zannediyordum. Eksiliyorlarmış meğer. Oysa valizim sağlamdı benim. Sıkı sıkıya tutmuş, hiç mi hiç bırakmamış, yanımdan ayırmamıştım. Nasıl da titiz davranmıştım ona. Hiç bir şey eksik olmamalıydı. Senin, tam ve bütün olman için. Biliyordum ki; eksiklik naçar bırakır, bütünlemezdi. Gözlerimle görüp saklamıştım her bir görüntüyü . Aynı bir film üzerine kayıt edip makaraya sarar gibi. Sonra bir gün sana; o makarayı beynime takıp bir sinema makinesi gibi gözlerimle bir perdede oynatmak için. Senin eksik ve yarım kalmaman için. Ama şimdi bakıyorumda, sisler var, eksik parçalar, bozuk kareler makaradaki filmde. Eczaları yitip gitmiş. Tamir edilemez, geri döndürülemez haldeler. Kartpostallar nasıl da silikleşmişler. Mektuplar, sapsarı kuru yapraklar gibi. Saçlarına tutturmak için, gökkuşakları vardı ovalardan topladığım. Uçları boynundan geçip göğüslerine dökülecek. Bir de geçtiğim zamanların yağmurlarından su taneleri. Hepsi yitmişler. Ben mi bakma yı bilemedim onlara ? Yanlış mı öğrenmiştim onları iyi durumda tutmayı?
Yoksa ? hiç mi hiç hesaba katmadığım o sinsi el. Zaman mı ? hepsini birden; ben çoğalıyor zannederken alıp götürüyor, eksiltiyordu. Nasıl da hırpalanmışlar. Tanınmayacak haldeler. Sanki ben onlara hiç özen göstermemişim gibi. Bir rüzgar esse, un ufak olup, uçup gidecekler. Renkliler yada renkleri olduğunu zannediyordum. Hepsi siyah beyazmış meğer.
Şimdi durdum.
Bak ! İşte !
Mevsim de yokmuş. Sonbahar bile değil. Siyah Beyaz bile yok renk adına. Işık ta yok. Doğru ve yanlışında olmadığı bir yerdeyim. El yordamı ile, o dolu zannettiğim boş valizin üstüne oturdum karanlıkta.
Yoksa hancı mı olmalıydım ? "Buradayım,arayan bulur" diyerek. Oysa bana, sevgi, aşk emek ister, oya gibi işlemek gerekliliğini belletmişlerdi o günü haketmek için. Seni haketmek için. Ustam da, onun ustası da yanlış mı bellemişti ?
Yolculuğumda hep etrafıma baktım. Dikkatliydim. İçim "O mu ?" dedi, her yeni yüzde. Belki o didinme arasında ben değişmiştim de sen mi beni tanıyamamıştın ? Hancı olsaydım eğer, her kapı çalınışında içim kopacaktı geleni sen zannederek. Çabam sadece kapıyı açıp açmamak olacaktı. İstemedim. Senin için alın terim olsundu. Gayretkeş olmayı seçmiştim. Fakat çaba, yavaş yavaş renkleri soldurup Siyah Beyaz ediyormuş. Çölleştiriyormuş.
Belki de renkleri yok eden hiç bir şey yok. Ben hep Siyah Beyaz dım. Hep çöldüm de bilmiyordum.
Şimdi... Gecikmiş ve geç kalmış bir zamanda bilmekse can yakıyor. Külleri boşluğa savuruyor. Yine ordan oraya savrulurken yağmur yağacak belki..., toprağa düşeceğim damlalardan biriyle. O güzelim çayırda açmaya çabalayan, sen çiçeğin özüne yürüyeceğim bir gün...


Her sabah yataktan bir kütle gibi kalkıyorum. İçim bomboş ama ağır mı ağır. Ev, ev değil sanki; bütünüyle yalnızlık. Ve yalnızlık o kadar sessiz ki, toz tanelerinin yere düşüşünü bile duyuyorum. Bir de sürekli iç geçiren buzdolabını. Toplamıyorum yatağı. Ne anlamı var ki. Su akmasa da olur yüz yıkamak için. Zaten yıkamıyorum da hayallerin kaybolmaması için. Hep, o gün diyerek kilitlemiyorum kapıyı..
Belki ... Belki ....,
Pencereler kahkaha, kaldırım dünya neşesi, hava mis gibi sabun kokacak. Ve bahçede çamaşırlar, ay çiçekleri misali yüzleri güneşe dönük rüzgarla uçuşacak sen geldiğinde. Hep yaptığın gibi tutturmuş olacaksın saçlarını bir çift mandalla.Bu benim kan oturmuş, morarmış iç yaralarımdan bir tanesi. Oysa ne kadar basit şeylerdir çamaşır mandalları. Ve nasıl zehir eder bana her çamaşır yıkanışını yada rüzgarda uçuşan çamaşırlara gözlerimin takılışını.
Seni öksüz bir çocuk gibi bekleyen Ben, o zaman anlamlı ve koltuğumun altındaki bir somun ekmek değerli olacak.
Beni seven, beni doyuran, saçlarımı okşayan ve yüzümü ezberleyen kaleme benzer ellerinle astığın çamaşırlara ve güneşte rengarenk saçlarına değen rüzgardan sebep,
Bazen kendimi İkarus gibi hissediyorum. Hani şu babasının topladığı tüylerle uçan İkarus. Bu yüzden düşlerimin birinde;
Ben
Deniz kenarındaki bir evin bahçesinde mangal yapıyordum. Sonra evin kapısı açıldı ve tekparça, uzun etekli elbisesi ile dünyalar güzeli bir kadın, onunla aynı gözleri taşıyan küçük bir kız çocuğuyla birlikte elinde tepsiyle bana doğru geldi. Küçük kız kadının uçuşan elbiselerini yakalamaya çalışarak oyun oynuyordu. Kadın elindeki tepsiyi bana doğru uzattı. İçinde pişirmem için temizleyip hazırladığı balıklar vardı.Uzun uzun gözlerine baktım. Onu sevdiğimi söylemek istedim. Dudaklarımı araladığımda söyleyemeden uyandım.
Sen benim olduktan sonraki ilk yaz o evi satın aldım. Tüm birikimimi kullandığım için ilk iki sene hiç dokunamadım. Sonraki her yaz tatilimde yaklaşık 10-15 gün evin tadilatıyla uğraşıp rüyamdaki haline getirdim. Duvar diplerine çimen ve papatya resimleri yapmadım. Dolaplarına kurumuş papatyalar asmadım. Bunları senin yapmak istediğini biliyordum artık ne de olsa.
Son bir haftadır oradaydım. Orada son bir kez kalmak istedim. Bahçede oturup bekledim. Kapı açılmadı. Ve sen uçuşan eteklerinle oynayan bir kız çocuğuyla çıkıp gelmedin. Ve uyanınca yanımda olmaman gene acıttı. Ağladım. Ve bundan hiç utanmadım .
İkarus'un Anısına
Bu Ufacık An Hikayesini Alıp, Kucaklayıp, Taa İçerine Koyan Asya Selda, Selda Kıza
Bu Ufacık An Hikayesini Alıp, Kucaklayıp, Taa İçerine Koyan Asya Selda, Selda Kıza







