{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }

Ege'de Bir Su Damlası

Yazar ali ikizkaya 29.05.2009 Circa

Tamirden aldığı radyoyu yazı masasının en üst rafındaki alıştığı yerine koydu. Saatine baktığında 02:04 ü gösteriyordu. Vaktidir dedi içinden. Radyonun aç/kapa düğmesine dokundu işaret parmağıyla. Sesini biraz kıstı radyonun. İbreyi ileri geri oynatarak istasyon ayarını1496 Khz in üstüne getirdi. Bu küçücük alet artık, Girit’ten yayın yapan radyo istasyonunun her sesli ayrıntısını kesintisiz Ege’nin öteki ucundan kulaklarına ulaştıracaktı. İstasyonu bulduğunda bu Ege adası radyosunda ki spiker konuşuyordu odasında ki radyosunun hoparlöründen. Müziksiz bu küçük aralıkta bir sigara içmeyi arzu etti. Sigara paketine uzanıyor iken radyo dalgalarının mucizevi olduğunu düşündü bir an için. “ Mucizevi “ sıfatını kullandığı elle tutulmaz, gözle görülmez fizik kuralının sonucu için Bay Marconi’ye odasında ki radyoya bakarak bir küçük tebessümle teşekkür etti.
Sigarasını yakıp ilk nefesi çekerken gözlerini yumdu. Girit’i düşündü. Radyo istasyonunu ve antenini. Başı döner gibi oldu. Tüm benliği gerilere, bir huninin konisinden deliğine doğru girdaplanarak akıp... gitti..... Kendi kendine “Çok Uzak” deiği radyo istasyonunun verici anten direğinde ayaklarını boşlukta sallayıp antene bakıyordu şimdi uygun zamanı kollar gibi. Uzunca bir zaman havada görünmeyen dalgaları takip etti ve zamanın doğru olduğuna karar verdi.

Yayının içinde ki bir radyo dalgasına bindirdi yüreğini. Çıktı Girit’te ki radyo anteninden. Fırladı gökyüzüne, erişkin bir delikanlının sevdiğine kavuşma sabırsızlığının hızıyla. Bir an için çok yukarılara çıktığını düşünerek asılı kaldı havada. Aşağılara baktı. Ay ışığı altında sevgilisi Ege en ufak adasından en büyüğüne kadar gözlerinin önündeydi. Sevindi. Bu takımadalar denizini içine doldurur gibi sonsuz-derin bir nefes aldı. Olmadı, yetmedi. İçer gibi nefes almasına rağmen doyamadı. Çıktığı yukarılardan, elini uzatsa sevgilisinin sularına değebileceği bir yüksekliğe inip suya paralel, o bindiği radyo dalgalarından biriyle uçmaya koyuldu. Her yöne, her noktaya eksik bırakmaksızın dokunuyor, seviyor. Uçarken ağzını açık tutuyorki sevdiği en ince ayrıntısına kadar içine dolsun. Bitmez bir açlığı var. Kendini bir albatros gibide hissettiği için, zaman zaman kollarını iki yana açıyor. Çocukça bağırıyor. Yüzüne çarpan Ege rüzgarlarının kuruttuğu teninin susamışlığını, elini uzatıp vücudunun her yerine avuç avuç çarptığı Arşipel sularıyla gideriyor.
Bir ara, ilerilerde ki Peksimet adası fenerini fark ediyor. Çocuk ruhunda bir kedi merakı uyandıran, ay ışığı alacalarına gizlenerek göz kırpan bu fenere doğru uçarken aniden sancak 45........

Bir boğazdan geçti. Kıyılara soluklanmak için göğüslerini çarpan dalgaların seslerini duydu. Daha bir açtı ağzını. Sağında, solunda, önünde arkasında, yanında yöresinde hep adalar var. Bir adalar denizinde şimdi. Aynı kuşların yaptığı gibi kimi zaman suya, kimi zaman yan yatarak ada yamaçlarına parelel uçuyor. Kimi zamanda rast gele seçtiği bir adanın en tepe noktasındaki kekik, yabani lavanta yapraklarına dokunuyor..., onları oynatıyor. Arada bir de, çam ağaçlarının iğnecikleri arasından geçerken çıkardığı ıslık sesi hoşuna gidiyor. Her yeri lavanta, kekik, çam kokuyor. Kendi kokusunu soluyor havada. Seviyor bu kokuyu...........

Sarhoşluğu daha yeni başlıyorken suya akseden soluk ışıklardan sebep sahili fark ediyor. Tek tük tekneler bağlı rıhtımlarda, iskelelerde kıpırtısız. Biraz dinlenmek için yelkenli bir teknenin direk tepesine oturuyor. Ilçe uyuyor şimdi. Nerede olduğunu ise bilmiyor. Çocukça bir şımarıklıkla ayaklarını sallıyor boşlukta. Yarattığı titreşimin, direğin dibinden teknenin gövdesine, oradan suya ve balıklara ulaştığını duyumsuyor. Keyif alıyor.., çünkü balıklarda onu hissediyor. Etrafı süzüyor.....
Birden dağlardan esen soğuk bir rüzgar değiyor yüzüne. Ürperiyor. Rüzgarın içinde seçebildiği kadarıyla dağlardaki krom madenlerinde çalışan yüzlerce işçinin alınlarından toprağa düşen ter tanelerinin sesi var. Dayanamıyor, sesin kaynağına çekiliyor........,
Havalanıyor dağlara doğru. Dar bir geçitten geçiyor. Parmak uçlarına zirvedeki taşlar dokunuyor. Yuvarlanıyor dokunduğu taşlar aşağılara. Deniz çok gerilerde kalmış şimdi. Altında ormanlarla kaplı bir ovacık var. Gök ayla birlikte ovaya inmiş. Bir oyun oynasa çocukluğunda ki gibi. Bir isim verse bu göğüs kafesinin altında uzanan bilmediği yere. Belki Gökçeovacık.........,
Buralara çekilmesine sebep olan ilahi ses artık her yerde. Bulabilmek için yön tayin etmekten vazgeçiyor. Her ne olursa olsun merakını gidermek için yukarılara tırmanıyor. Şimdi daha bir iyi seçebiliyor zirveleri, ormanları ve ovayı. Anlıyor ki sesin geldiği yerin bir önemi yok. Zira duyduğu, bu dağlarda çalışan her madencinin her kazma vuruşunda, gırtlakdan çıkan her nefesle yapılan geçmişten bugüne ve sonsuza değin sürecek olan bir ölüm ayininin koral ilahisi. Avuçlarına bu bir çırpıda seviverdiği şarkıyı dolduruyor. Yüzüne, kulaklarına, vücudunun her yerine sürüyor.., Bugüne kadar hiç mi hiç bilmediği ama küçüklüğünden beri yaptığı bir alışkanlıkmışcasına tüm vücudunu belki de ruhunu yıkıyor........
Denize ve suya kurulu saati birden çalmaya başlıyor.
Dönüş zamanı...!
Geriye dönüş yolunu alırken ovadaki ağaçların en üst yapraklarına dokunabilmek için alçalıyor. Üstlerinden geçtiği sedirler, ladinler, kızılçamlar kıpırdıyor. Onları gönlünün ufacık elleriyle çocukca bir taşımla seviyor. Ormanının üst yakasında, ay ışığından sebep ürkütücü bir griye bürünmüş yamacın altında tarla gibi bir açıklık farkediyor. Orta yerinde büyücek bir papatya tarlası var. Gecenin, artık sabaha devrilen bir saati olmasına rağmen papatyaların tam orta yerine serdikleri bir yaygının ortasında, anne-baba oldukları anlaşılan iki insan, iki kız çocuğuyla beraber oturuyorlar. Bulunduğu yükseklikten daha çok annenin uçlarını yere serdiği kloş eteğinin içindeler gibi. Hepsi birlikte gülüyorlar. Anne, yere serdikleri yaygının kenarına aksetmiş yıldızı işaret ediyor kızlara. Üçü de, yıldızı ürkütmeden sevebilmek için yaygının köşesine doğru sessizce uzanıyorlar. Anne ve kızlar işaret parmaklarının ucuyla kırılmasından çekindikleri bir hayale ulaşmanın ürkek-yumuşaklığıyla yıldıza dokunuyorlar. Baba sirkelediği bir zeytin ağacından dibine dökülenleri gömleğinin torba gibi yaptığı uçlarına dolduruyor. Kızlar hala, tüm sevgilerini parmak uçlarına yoğunlaştırmış, yıldızı seviyorlar. Zeytinler tıpırdıyarak babanın parmakları arasından yaygının üstüne düşüyorlar. Sesin geldiği tarafa bakan kızlar muzipçe zeytinlere gülümsüyorlar. Tüm aile, bir diğerinin hissettiğini kendi içinde duyumsuyor. Bu, eşgüdümlü hissediş dalgası hepsinin gönül sokaklarında koşuşturuyor. Zeytinlerle küçük bilyalarla oynadıkları gibi oynuyor,... gülüyorlar. Bu papatya tarlası üstünde düşlerini yaşayan insanları görmüş olmaktan mutlu.., dudak kenarlarına bir tebessüm asılı, el sallıyor onlara. İlerde bir patika var. onu takip ediyor şimdi. Patikanın sonuna doğru, ovanın güneye bakan tarafındaki yükseltinin arkasında, orman yolunun kenarında sisler ile kaplı bir alan var. Sislerin arasında belli belirsiz ışığı yanan bir ev var. Dikkatini çekiyor.
Işık hayat demek.....

Evin bahçesinin üstündeyken kuzgun bir köpek havlıyor. Sesi yamaçlardaki ormanlarda yankılanıyor. Bir köpek, iki köpek, üç köpek oluyor. Susmasını işaret ediyor parmağını dudaklarına götürerek. Evin damına oturuyor. Ilerlerdeki bir ağacın sisler arasında kalan hayalini seçmeye çalışıyor gözleri. Bacadan gelen sandal kokusunun ve sıcaklığın büyüsüne kaptırarak kendisini, süzülüveriyor bacadan içeri. Çarçabuk ulaşıveriyor şömineye. Bakıyor......,
Mutfağın tam ortasında ahşap bir masada, başı önünde bir şeyler okuyan genç bir kız. Bir tütsü yakmış, belkide dua etmek için. Şömineye inişiyle tütsü çubuğundan uzun süredir dümdüz çıkan incecik duman dalgalanıyor. Genç kız geleni hissetmiş gibi başını kaldırıyor. Bir süre dinliyor sessizliğin sesini öylece. Tekrar masaya eğiyor başını. Hala şömineden izliyor genç kızı. Kızın yanaklarından süzülmekte olan, masaya düşecek iki damla yaşı fark ediyor son anda. Süratle çenesinin altına uzatıyor ellerini. Iki damla yaş sessizce düşüyor avuçlarına. Bu avuç içlerindeki iki damla göz yaşını geldikleri yere, denize gerivermeli.......
Terkediyor evi yine geldiği yoldan. Tütsü dalgalanıyor. Köpek havlıyor.....
Şimdi tüm derdi, son sürat sahile yetişmeli....?
Yolda, bu iki kristal damlanın ay ışığında oluşturdukları kırılmaları, ışık oyunlarını seyrediyor. Sahilin batı tarafına vardığında genç kızdan habersiz aldığı emanetler hala sapasağlam avuçlarının içinde. Oturuyor rıhtıma. Bırakıyor onları Ege'ye.......
Rüzgar rüzgara, sular sulara, toprak toprağa diyor. Sarfettiği bu cümle yüzünden aklına hani şu her yıldız kaydığında bir eşkiya ölür denilen film takılıyor. Ne demişti Baran, genç çocuğa ölürken;
Evet ! Ölecek..., Toprak Olacaksın

Bir Gün Yağmur Yağacak,

Özün Çiçeğe Yürüyecek.

Belkide, O Çiçeğe Konan Arı

Ben Olacağım ...........
Gülümsüyor..... Seviniyor.......
Çünkü hiç bir şey yok olmuyor. Sadece ana göre hal değiştiriyor o kadar.
Kollarını destek yapıp geriye yaslanıyor. Rahatlayacağını düşünürken ellerine değen bir şey ile irkiliyor. Destek yaptığı kollarından sağdakinin üzerine dönüyor.
Karanlığın içinde bir çift göz, bir çift kulak ......
Hayatının o anına kadar çizgili kaplan desenli olanlarını görmüş. Çita desenli, noktalarla bezenmiş yavru bir tekir kediyi ilk defa görüyor. Alışkanlığı üzeri, sabahları evin önündeki çöp kutusunun üstünde her günkü hayat mücadelesine çoktan başlamış olan sokakların ırgat kedilerine seslendiği gibi "Merhaba Pisi Çocuk" diyor, karşılık alamayacağını bile bile.
Olsun !, Önce selam sonra kelam ......

Kuyruğunu havada oynatırken "Ne yaptığını gördüm. Biliyorum" diyor ve yanına oturuyor.

Şaşırmış, susuyor yol yorgunu. Bir göz yaşı hırsızıyla karşı karşıya olduğunu münasip bir dil ile ifade ediyor tekir. Kedilerin meraklı olduğunu, meraklı oldukları kadar da bilgili olduklarını düşünürken, kedi ağzını sıkı tutacağı taahüdüyle kendisiyle yolculuğa devam etmek istediğini belirtiyor. Anlaştık anlamına gelen bir hareket ile kedinin bıyıklarına dokunuyor ....

Kimsenin sonsuza değin bilemeyeceği ve anlayamayacağı bir anlaşmanın iki tarafı onlar ...

Yavru bir kediyi süratle uçarken sırtında taşıması mümkün değil. Cebinden düşmesinden de korkuyor. Aklına bir fikir geliyor. Sahile dik birlikte yürüyorlar. Sağ tarafta bir manav dükkanı var. Tezgahın önüne atılmış narenciye sandıklarından en ufak olanını seçiyor. Karşı tarafta duran çöp kutularına yöneliyorlar. Belki de neşeli bir toplantının ardından atılmış pasta kutularının üzerlerinden pembe rafyaları alıyor. Birazda yırtık kartonlardan. Sahile dönüyorlar. Narenciye kasasını, içine kartonları sererek rafyayla sırtına sıkıca bağlıyor. Kaplumbağa gibi hissediyor kendisini. Kasaya atlamasını istiyor kediden. Beraberce havalanıyorlar. Istediği gibi uçamayacak ama verilen söz de tutulmalı. Rıhtımın doğu ucundan tarifesiz bir uçak gibi yakaladıkları bir radyo dalgasıyla havalanıyorlar. Sırtındaki yolcu ve onun emniyeti için olan bu ahşap kabine alışmak için havada bir-iki manevra yapıyor. Düşündüğünden daha rahat....

Peksimet adasından sonra geçtiği boğaza doğru uçuyor şimdi. Sırrının öğrenilmesinden ve el kadar bir kediye karşı taviz vermesine biraz canı sıkkın. Sırtındaki yolcuya üstünlüğünü kanıtlamak için ani bir dalış yapıyor. Kedi yaygarayı basıyor.
Kediye bir ders vermiş olmaktan dolayı son derece mutlu. En azından üstünlüğünü bu an için kanıtladı.
Biraz olsun rahatlıyor...

Egede dokunacak, gönül değdirecek daha çok yer var. Boğazı, ardından da feneri bordalayıp açık denize çıkıyor. Istikamet kuzeydoğu. Sevgilisinin bağrına sığabilmiş tüm adaları görebilmek için daha yükseklere çıkıyor.....

Adalardaki ışıklar yanıp sönüyormuş hissine kapılıyor bir an için. Altında yer alan uçsuz bucaksız deniz zaman zaman gümüş payetli bir gece elbisesi giymiş gibi.
Ansızın yolcu, küçüklüğüyle tamamen zıt, gırtlak dan gelen bir sesle miyavlıyor. Anlıyor ki ufak tefek yolcusunda bir sıkıntı var ......
Kedinin çıkarttığı garip seslerden biraz ürkmüş olmasından sebep, B.Menderes ırmağının denizle buluştuğu ince kumlu deltaya iniyor. Kedi vakit kaybetmeksizin yere atlıyor. Derdine deva olacak otu bulabilmek için gözden kayboluyor. Sırtında derme çatma bir kasa ile kumsalda oturuyor. Şu anda bir ayak bağımı yoksa hoş bir yol sürprizi mi olduğuna karar veremediği kediyi bekliyor. İlerde nehrin Arşipel’e dokunduğu yerde sudan dumanlar yükseliyor. Deltanın denize sokulmuş en uç noktasında hafifçe yan yatmış bir fener var. Yıllar yılı nehir ağzında biriken deltanın kumları itekleyip durmuş onu. Soluk bir ışıkla ama gayretle çakıyor. Fenere bakarken dalıp gidiyor. Bir süre sonra anlaşmalı yolcusu kedi, rahatlamış uzaklardan geri dönüyor. Bu sefer teşekkür ediyor yolcusu. Sırrını söylemek gibi tehdit unsuru olacak tek bir kelime kullanmıyor. Daldığı uzak yerlerden geri dönmenin yarı mahmur haliyle ne zaman istersen gidebiliriz diyor.....


Artık Ege de bilinen ve anlamsızca birilerinin başka birilerinin kaprislerini okşamak için koyup, tescil ettiği hattın batısında uçuyorlar. Suya paralel uçmayı artık ikisi birden seviyor. Bazen kedinin telkiniyle suya çok yaklaşıyor. Karnını delice bir tutkuyla bağlı olduğu sevgilisinin sularına değdiriyor. Serinliyor. İç ferahlamaları duyuyor. Adalardan hafif bir rüzgar esiyor. Çocukken annesinin elleri gibi saçlarını seviyor, okşuyor. Yüzünü, burnunu rüzgara veriyor. Daha bir hissediyor hep sevdiği annesinin ellerini. Bu esintide, annesinin ellerinden gayri bir şey var. Bildik, buram buram Anadolu kokan. Her ikisi de şimdi Aydından, Fethiye’den, Manisa’dan, İzmir’den yıllarca önce koparılmış insanların anavatan hasreti, acı, itilmişlik ve insan sevgisi kokan şarkılarını daha bir iyi duyuyorlar........


İkisinin de içlerini burksa bile sıcacık bir çekim yaratan o müziğin namelerinin davetine kapılıp Sakız Adasındaki rüzgar jeneratörlerinin dev kanatlarından bir tanesinin üstüne oturuyorlar. Kediyi kucağına alıyor. Anadolu’nun kültür mozağinin kaybolmuş bir parçasından son bir dem. Havada hem daireler çizerek eğleniyorlar hemde bu öz kültür varlıkları olan ama şimdilerde ise kendi illerinde unutulmuş şarkıları dinliyorlar. Canı rakı istiyor. Kucağındakinin de balık. Izmire gitmeliler. Kordonda bir restoranda biraz nevale birkaç dublede rakı. Belki, Pasaporta kadar yürüyüp Osmanın kahvesinde de bir kaç bardak ada çayıyla nargile içer .
Sonrada….

Son vapurla Konak’dan Karşıyakaya tatlı-ılık bir meltem ile geçerler. Keyifden içi kıpır kıpır. Vücudunun en ufak zerresi dahi ayakta. Bu şiddetli arzu, her şeyiyle ayrı bir kültür dünyası olan rakıyla başladı. Dayanılacak gibi de değil hani . Kendinden geçiyor. Vucudu yüzlerce volt elektriğe dokunmuşcasına titriyor..., açıyor gözlerini. Hiç beklemediği bir anda duvara çarpmış gibi. Canı acıyor. Sinirleniyor, bu biçimsizce, yangın varmış gibi kapı çalışa. Odadan çıkıp, kapıya ulaşıyor. Açıyor.

Buyur Idris Efendi !

Aidat Necib Bey !
Karşısında kapıcı, elinde makbuzlar ile bekliyor. Ne olduğunu anlamasa da kapıdakinin yüzüne, bir keyif anından istemeyerek döndürülmüş insanlara has bir nazar ile bakıyor. Saymıyor bile. Uzatıyor parayı. Üstü olmasa verdiğinin. Hiç çalınmamış olsa kapı.
Tüm benliği, odada bırakmış olduğu sevdalısına ılıkça çekiliyor. Yine zamanıdır., durmamalı buralarda., gidivermeli Ege’ye. Dağlara, Arşipel’e, Rüzgarlara değmeli, dokunmalı yüreği. Kapıyı bir an önce kapatmalı, geri dönmeli düşünün ayrıldığı anına.

Dış dünyadan hiç bir şey girmesin diye sıkıca kapatıyor iken kapıyı, odadaki radyodan kulaklarına Samyotisa değiyor..., koridorda ise bir kedi miyavlıyor.







** Bu hikaye Yelken Dünyası Dergisinde yayınlanmış ve T.C. fikir eserleri telif hakkı yasasına tabiidir.

edit post

0 Yorum Yapılmış Ege'de Bir Su Damlası İçin

Yorum Gönder

Sevgili Okuyucu!
Burada yazılanların tamamı birbirimize kimi zaman buruk kimi zaman ise hoşça vakit geçirtmek ve geçirmek arzusu ile yazılmış hikayelerden öte bir şey değil. Bu dünya yolculuğumuzda birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Beğenenler birlikte yürümeye devam ediyorlar. Amaçsa bir farkındalık yaratarak önümüzden geçenleri görebilmek. Bakmakla Görmek arasındaki derin farkı vurgulamak veya izah etmeye çalışmak gücümüzce.Söylediklerimin altındaysa paylaşma arzusundan gayri hiç bir şey yok.

Yüzünüz hep ışığa ve sevgiye doğru olsun.

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin

© Petit Prince Template by Petit Prince For Petit Prince Blog