{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }

Uzak Denizlerden Annesine

Yazar ali ikizkaya 8.05.2009 Circa

Bugüne kadar şu kadar sene oldu dergilere oraya buraya karalayalı da..,
Neden yazarım. Ne için buradayım hiç mi hiç aklıma gelmemiş, bunun üzerine düşünmemiştim.
Cevap basit yerlerdedir aslında. Yanıbaşımızdadır da biz göremeyiz.Kıyısından geçip gideriz hep. Oysa evrenin bizler için hazırladığı, tohumları çok uzaklarda bir yerlerde ve farklı zamanlarda atılan ne çok hadise birbirleriyle etkileşime girip bugünlerde bir araya gelerek meyvaya sebep olmuştur. Anlamak için, an içinde gözler kapanıp tefekkür denizinde akislenenlere bakıldığında neler neler vardır görmek, bilmek için ...

Annesi, kapının önünde
Sen adam olmayacaksın. Bu halin ne !.
Saat kaç ! Utanmıyormusun !
Köprü altı serserisi ! diye bağırıyordu.
Kendisinden ağır çantası elinde kapı önünde ki paspasın üzerinde duruyordu. Laf işitmek bir şey değildi de, beklediği olmasaydı. Ama bildiği gibi annesi bir tokat aşk etti yüzüne. Kepçe diye arkadaşlarının alay ettikleri kulaklarını tutan gözlükleri paspasının üzerine düştü ses çıkarmadan. Yanağının acıdığını hissetti önce. Sonra yakıcı bir sıcaklık kapladı tüm vucudunu kulak uçlarına değin. Başı önünde omuzları düşmüştü. Ufalmış gibi hissettiği gövdesinin üstünde duran başında ki gözleriyle minicik papuçlarının uçlarına bakarken annesi tarafından içeriye alınmayı bekliyordu. Sessizliği, kapının gümbürtüsü bozdu. Kapattı gözlerini. Yine bildiği üzere annesi, işlediği kabahati babasının yüzüne söylemesi için kapıyı suratına kapatmıştı. Üst kata çıkan merdivenlerde oturup babayı bekleyecekti çaresiz.
Kapı civarından ayrılmıyor, apartmana giren komşulardan utandığı için oturdukları dairenin kapı zilini yeni çalıyormuş gibi yapıyordu. Gelen gidenin olmadığı anlarda merdivende oturarak babasını bekliyor ve düşünüyordu. Denizle ilgili şeyler küçücük kafasına büyük dertler açıyordu. Her seferinde kendine söz vermesine rağmen o su kütlesinin davetine kayıtsız kalamıyordu. Tahsil ve terbiye aldığı Fransız mektebinin o kasvetli basık havasından kurtulup Karaköy rıhtımından denizi ve gemileri seyretmek onun çocuk ruhunda büyükler tarafından anlaşılması pek de mümkün olmayan derin etkiler yaratıyor, anlam veremediği soğuk rüzgarlar estiriyordu. Gün içinde bir türlü gülemeyen yüzüne biraz buruk bir tebessüm asılı kalıyordu o anlarda. Her ne ise bu deniz sevgisi, sülalede pek alışılmış bir eğilim değildi ve ailede herkes yadırgıyordu. İlkokul dördüncü sınıftayken Fatoş halası ona Doğan Kardeş Yayınlarından çıkan Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi adında bir kitap hediye etmişti. Ah ! o kitap yokmuydu.
Her şeyin sebebi, başlangıcı o kitaptı..
Kaptan James Cook, Amudsen ve Magellan'ı okumasıyla artık iflah olmaz bir deniz tutkunu ve kaşif olmaya pupa yelken giden bir çocuk olduğunu anlamasa da onlar ile yatıp onlar ile kalkıyordu. Bu tutkusunu farkeden hocası ona sınıfın önünde Magellan yada Amudsen i anlattırdığında her şey daha bir depreşiyordu içinde. Hani okul çıkışı valizi hazır olsa o tropik güneşli, hayal ettiği sulara hemen gidecek. Bu tarz rüyalara batıp çıktığı vakitlerde denize merakını bilen hocası, Sadun Boronun gazetede yayınlanan güncesini okuma ve sınıfa anlatma görevini verdiğinde ipin ucu kaçmıştı kendisi için. Sadun Boronun mektuplarını gazeteden kesip sınıftaki panoya iliştiriyor ve zaman zamanda sınıfa anlatıyordu. Kısmetin dünya seyahati sayesinde yarım yamalak da olsa Coğrafya ilminin önemini, yumurtaları parafine batırmayı, limonları folioya sarıp saklamayı, dümen tutmayı ve ticaret rüzgarlarını öğrenmişti bile. Bunu farkeden babasının satın aldığı Atlas ile soğuk kış akşamlarında kendini mutsuz eden herşeyden kaçıp istediği denizlere, uzakta ki tropik adalara, bilmediği ülkelere bir çırpıda gidebiliyordu. Nihayet 1968 in yazında babasının omuzunda Dolmabahçe rıhtımına gelen Kısmeti, Sadun Boru'yu, Oda Hanımı ve bir de Miço yu alkışlıyor. Bu deniz tutkusuna, adam olur diye verildiği Fransız kolejinin su kenarında olması tuz biber ekiyor. Son zilin çalmasıyla arkadaşı Erdal ile Karaköy rıhtımına iniyorlar. O dönemdeki yolcu gemilerinin isimlerini uzaklardan bacalarını gördüklerinde her ikisi de söyleyiveriyorlar. Bazı okul çıkışlarında Erdal ile yüzer iskeledeki kitapçıların tezgahlarında duran ikinci dünya savaşı gemilerini anlatan kitaplara bakarak vakit geçiriyorlar. Iskeleye o dönemde Glasgow dan gelen Turan Emeksiz, Ihsan Kalmaz gibi pırıl pırıl şehir hatları vapurları bir bir yanaşıyor. Erdalı, Kadıköye her yolcu edişinde ona imreniyor. Arkadaşı Anadolu yakasında oturuyor. Bu yüzden hiç bir suç işlemeksizin her günün akşamı ve sabahı gemiler ile su üstünden geçebiliyor arkadaşı. Birde sis olan sabahlarda doğal olarak Erdal derslere gelmiyor. Kendisi şanssız. Avrupa yakasında olan evlerinden her sabah sardalya kutusu misali bir otobüs ile okuluna seyahat etmek zorunda kalıyor. Şansızlığını bir talihe, sevgiliyle yaşanacak güzel saatlere dönüştürecek imkan için küçücük aklı hep meşgül. Bir sıra arkadaşı var. Arto Tömsü. Çilli, sevimli, gülüşü güzel bir çocuk. Harçlıklarını birleştirerek Galata Köprüsünün girişindeki Adalı dan basit çapari oltaları alıp okul çıkışında köprü üstünden balık tutuyorlar. Annesi, okul dönüşlerinde mutlaka kokluyor onu balık tutup tutmadığını anlamak için. Galata Köprüsünün üzerinde balık tutmak için Artoyla yer ararlarken Eminönünden saat 15:30 da bir Boğaziçi vapurunun kalktığını keşfediyor. Planı gayet basit. Eğer okulda cezaya kalmadıysa vapur saatine kadar Karaköyde yüzer iskelede kitapçılarda oyalanıp Galata Köprüsünü geçerek buharlı dilenci vapurlarından biriyle Bebeğe kadar gidecek. Bebek iskelesinden sonrada o dik yokuşu Etiler'e kadar tırmanıp eve ulaşabilecek. Plan iyide 15:30 da yola çıkan vapur 17:30 da Bebekte oluyor. Elindeki ağır çanta ile de yokuşu tırmanıp eve varması bir 30 dakika çekiyor. Öğleden sonra ikide çıktığı okuldan eve akşam saat altıda varınca azarlanmayı ve tokat yemeyi sessizce kabulleniyor. Nasıl bir yol izleyerek eve ulaştığını anlatsa; o buharlı gemilerde sitim kokusunu hiç koklayamayacak, makine dairelerini göremeyecek, o güzelim Boğaziçinden hep mahrum kalacak. Her gün ailesinden gizli yaptığı eve dönüş yolculuğunda tüm buharlı gemileri tanıyor. Ingiltereden getirilirlerken nasıl hırpalanıp Istanbulda tamir edildiklerini öğreniyor. Bu buharlı gemilerin hangilerinin Boğaz hattında, hangilerinin Adalara çalıştığını ezberliyor. Annesi çok hüzünlense de Izmit Körfezinde batan Üsküdar vapurunun hikayesini anlatıyor ona. Yazlıkda bir komşu kızı var. Babası Üsküdar vapuruna dalan ve sonra su altında gördüğü manzaraların acısından intihar eden bir bahriye subayı. Kıza garip bir ilgi duyuyor ama söyleyemiyor. Ufak olan aklı bu derdine çözüm getirmeye çalıştığı sıralarda anneyle babanın bitmez tükenmez kavgalarına tanık oluyor.
Vucudunun her zerresine minik iğneler batmasına sebep olan ailesinin parçalanması fikrinden kaçabilmek için geldiği Bebek sırtlarından hep Sumatra'ya ya da Karaib denizine giden ortadan kasaralı bir şilebe binip gidiyor. Yıllar yılı o şilep ile ordan oraya atlası koltuğunun altında bu kabustan kurtulmak için seyahat ediyor. Rüyalarında baharatlar, egzotik meyvalar yüklüyor ambarlara, köpekler çekiyor kızağını... Yıllar yılı bu düşler ile teninde tuz ve balık pulları ile yaşıyor. Tabiat onu bir erkek olması için hazırladığı günlerden birinde yumuşak iklimli bir limanda, ufak tefek şirin bir kızcağız ona anne-babasının yaptıklarını yapmayacağına söz verince; Boroların aksine sekiz göz, dört kol, dört bacak oluveriyorlar. Nikah davetiyesine gerçekleşek tören için Palamar Çözme Merasimi ibaresini koyuyorlar. On iki yıl sonra aynı yumuşak iklimli limanda o ufak tefek kızcağız hemde 1 Temmuz Denizcilik Bayramında gemiyi terketme kararı aldığında hakimin "vazife göremez" kararıyla çok sevdiği tekne hurdaya ayrılıyor. Teknenin omurgasının kızağa koyuluşundan suya indirilişine kadar geçen süreci iyi bilen arkadaşı Cem Gürdeniz hurdaya sevk haberini aldığında telesekretere Belçikadan şu mesajı okuyor.
" Ben Cem Gürdeniz!. Mektubunu bugün aldım. Öncelikle şunu söyleyeyim. Olanlar için çok üzgünüm. Ancak şunu hiç bir zaman unutma ki; gemi seyre çıkarken her şeyiyle tamam olarak yola hazırlanır. Fakat seyir esnasında geminin kazanı da patlayabilir, makinesinde arıza çıkabilir, çarkçıbaşıda gemiyi terk edebilir yada ikinci komutan gemi komutanına ihanet edebilir. Ama bu demek değildir ki gemi top yekün elden çıkıyor. Sen kendi gemini korumakla ve hayat denen bu yolculukta bir noktadan bir noktaya erişmekle yükümlüsün. Öyle gemiyi bir anda terk etmek gibi şeyler düşünemem. Güçlü ol !. Evvel Allah beraberiz."
Abdülaziz döneminde satın alınacak gemiler için yapıldığı gibi dostlar arasında dolaştırılan kumbara sayesinde maddi-manevi her türlü yardım toplanarak tekne, havuzlanıyor. Ve askeri bahriyeden temin edilen saçlar ile yara bir güzel kapatılıp gemi hurda kaydından kurtularak hayat denizine iniyor. Şimdilerde ise bu gemi okuma sabrı olanlara yük alıp verme gayretiyle çalışıyor. Her ay başı yazdığı dergiyi bayiide eline aldığında gizliden gizliye çocukça gururlanıyor. Derginin ön kapağının arkasında yer alan yayın kurulunda kendi adı, Sadun Boronun iki satır altında yazıyor. Evet !. Şimdi anlıyor.
Gecenin ilerlemiş bu saatinde ciğerlerine doldurduğu havada Ermeni arkadaşı Artoyla tuttukları balıkların pulları, Sadun Boronun ona bilmeden çocuk yaşında gönderdiği uzak denizlerin kokusu, tropik adaların ay ışığındaki kıyıları, gülümseyen yerli insan yüzleri ve bir de annesine cevabı var.
Annem .... !
Annelerin üzülmesine hiç gerek yok.
Deniz ile ilgilenen çocuklar köprü altı serserisi olmazlar. Coğrafya, matematik, geometri, trigonometri, fizik, kimya, mekanik gibi pozitif ilim dallarında bilgilenip doğa olayları karşısında inancın değerini ve evrenin gerçek birliğini kavrarlar. Varlığı ve yokluğu bizzat öğrenerek tevazuu da, gururu da gizlice yaşarlar. Kalem kitap ve öğrenme arzusundan hiç uzak kalamazlar. Bir araya geldiklerinde anlatır, paylaşır ve en önemlisi yazarlar.
Korktuklarının hiç biri olmadı da Anne ....
Öğretmemiştin ..., Öğrenemedim., Beceremedim.,
Kırılmamayı , İncinmemeyi ...
Yine de ve her şeye rağmen, bu dünyada senin en güzel yansıman
En derin izin im.... Ben.


edit post

2 yorum:

  1. Kalemle, kağıtla olmasa da bir not düşeyim buraya.

    Okuyorum, daha önce okumuştum, şimdi başka bir gözle okuyorum. Eminim daha sonra tekrar okuyacağım...

    Uzak denizlere, uzak hayallere açılan çocuklar kimsenin içindekileri fark etmediği birer hazine sandığı gibidirler. Büyükler onları dışarıdan eski ve yosunlu bir sandık gibi görseler de, bakmayı bilenler için içlerinde hazineler gizlidir.

    Ellerinize sağlık

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Kahvegibi !
    Ne güzel bir yorum. Daha fazla yazıp gölgelememek lazım.
    Sevgiyle...

    YanıtlaSil

Sevgili Okuyucu!
Burada yazılanların tamamı birbirimize kimi zaman buruk kimi zaman ise hoşça vakit geçirtmek ve geçirmek arzusu ile yazılmış hikayelerden öte bir şey değil. Bu dünya yolculuğumuzda birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Beğenenler birlikte yürümeye devam ediyorlar. Amaçsa bir farkındalık yaratarak önümüzden geçenleri görebilmek. Bakmakla Görmek arasındaki derin farkı vurgulamak veya izah etmeye çalışmak gücümüzce.Söylediklerimin altındaysa paylaşma arzusundan gayri hiç bir şey yok.

Yüzünüz hep ışığa ve sevgiye doğru olsun.

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin

© Petit Prince Template by Petit Prince For Petit Prince Blog