{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }

Kart Postal III

Yazar ali ikizkaya 14.07.2009 Circa


Burada pazar günü kurulan panayırdan, skoç desenli bir yer örtüsü almıştım ikimiz için, bir de piknik sepeti. Hani şu hasır olanlarından, senin sevdiğin gibi. İçinde iki kişilik bir piknik için her şey var. İlk önce yaygıyı iki ucundan tutup, havalandırarak seriyorum. Çimenlerin üstünü kaplıyor, aynı senin ruhumu hiç bir açık yer bırakmamacasına örtüşün gibi. Kırışan yerleri ellerimle düzeltiyorum, ritüelde düzensiz tekbir şey kalmaması için. Sepeti açıp gözlerimle kontrol ediyorum gerekli olanların tamamı bizimle birlikte gelmiş mi? diyerek. Örtünün, karşıma gelen kıyısına senin tabağını ve çatal bıçaklarını yerleştiriyorum. Sonra da benimkileri. Yanlarına da senin hep beğendiğin, pamuk keten karışık, dışların
a bilezik geçirilmiş peçetelerden. Ortaya da su bardaklarıyla, küçük reçel kavanozlarını ve çay fincanlarını oturtuyorum. Tuz ve karabiberi soruyorsun. Onlar da bisikletin ön sepetinde. Gidip getiriyorum. Teşekkür ediyorum sana, eksik kalmaması adına beni ikaz ettiğin için. Tebessüm edip şapkanın kenarından tutuyorsun rüzgarla uçmaması için. Bu uçuk mavi çiçekli elbisenin seni daha da güzelleştirdiğini düşünüyorum bir an. Aç olduğun aklıma düşüyor, etek uçlarındaki kıvrımlara takılmışken gözlerim. Ellerimle yapıp ve adına Turpix dediğim, senin sevdiğin sandviçlerden çıkartıyorum sepetten. Izgara edilmiş ton balığı filetolu olanlardan. Termosdan çay dolduruyorum fincanlarımıza. Gün batımına yaklaşan saatlerde gelmiş olmamızın daha iyi olduğunu söylediğinde; elimde şekerler, dudak kenarlarına bakıyorum. Farkedip, tebessüm ederken göz bebeklerine yakalanıyorum, hapis oluyorum. Orda tutuyorsun beni uzun süre. Azad etmemeyi seviyorsun, öksedeki bir saka gibi. Çırpınırken gülüyorum. Benim de hoşuma gidiyor orda kalmak, kalp-avuçlarının içinde. Kalbimi hissediyorsun. Nasıl tutacağını çok çok iyi biliyor, sıkmıyorsun. Açıyorsun avuçlarını ama uçmuyorum o sevdiğim yerden. Rüzgar çözüyor ikimizi de bu oyundan, bardaklardan birini devirerek.
Güneş, por
takallara bürünüyor ufkun içinde serinlemek istercesine. O da tüm gün sıcaktan bunalmış, çabucak rahatlamak ister gibi hızlıca çekiyor ışıklarını üzerimizden. Ay'ın doğduğunu birbirimize söylerken gülüyoruz, hep orda olduğunu bildiğimizden. Serin bir batı rüzgarı çıkıyor. Omuz başlarını tutuyorsun ürpererek. Bisikletten uçuk pembe hırkanı getiriyorum hava kararırken. Hırkanı giyerken bir hışırtıyla irkilip bacaklarını topluyorsun eteğinin altına. El fenerini o tarafa tutuyorum. İlerde fenerin aydınlattığı çimenlerin arasından, bir anne kirpiyle üç yavru kirpi geçiyor gözleri kamaşarak. Elimden tutup beni yanına oturtuyorsun. Ellerinle yüzümü çiziyorsun karanlıkta, tekrar, usulca, ay ışığı yardımıyla. Parmağımla işaret ederek doğduğum yıldızı gösteriyorum, sana sürpriz yapmak için. Şaşırmıyorsun. Usulca saçlarımı seviyorsun. Çeneni omuzuma koyup, burnun tenime değdiğinde, kulağıma yorulduğunu fısıldıyorsun. Uzanıyoruz örtünün üzerine. Artık ikimizin de görüş alanı sadece gökyüzü ve onun derin laciverti.
Ufuktaki sulara gümüş payetli bir gece elbisesi giydiren Ay'ı seyrediyoruz. Kayan yıldızları fark ettiğinde gözlerin dolacakken gülüyorlar. Sendeki bu, ağlamakla hüzünlenmek arasında kalmış, bazen yaz yağmurları bazen de incinmiş küçük kız hallerini seviyorum. Benim, senin limanın oluşum ve oraya sığınmak istemen hoşuma gidiyor. Hep o biricik gemiyi bekleyen ufak bir liman, sadece haritadaki yeri senin tarafından bilinen.
Gözlerinin parlak yüzeyinde yıldızlar pırıldıyor. Sevinç içinde; her kayan yıldızı parmağınla bana gösterek kahkahalarla gülüyorsun. Gülmekten yorgun düşüyorsun. Dalıyorsun,
sana mektuplarda anlattığım kayan yıldızlarla dolu gökyüzünün altında. Biraz önce; beni elleriyle seven seni, gözlerimle seviyorum. Ben de seni ,bana gözlerimle anlatıyorum bir kere daha. Ve göz bebeklerimle çiziyorum senin hatlarını hafızamın meydanındaki o büyük duvara.
Pati
kadan aşağı bisikletle iniyorum, seni ve senin içinde olduğun kareyi dondurarak. Dokunmuyorum hiç bir şeye, değerleri ve anlamları yitmesin diye. Sen hala uyuyorsun orda, yıldızların altında, öylece. Bisikleti yolun kenarına bırakıp yokuş aşağı, esen rüzgara doğru yürüyorum, sana ellerimle tek bir yıldız bile hediye edememiş olmanın kalakalmışlığı ve burukluğuyla.




edit post

2 yorum:

  1. öykü 15 Temmuz 2009 at 6am

    piknik için cımenlerın ustune yaydıgın örtu dahıl
    herseyı bırebır yasattı bu yazın
    Ali abı
    Su an cok erken saatler
    uyuyorsundur
    sevgıler gönderıyorum sana gunun ck guzel olsun sevgılerımle

    YanıtlaSil
  2. sufi 16 Temmuz 2009 at 11am

    Sevgili Ali;
    Yıldızlar senin emrindedir sanıyorum. Yüreğinin burukluğu ayandır onlara.YARin neredeyse onlar onu bulur bir gün ve ellerine usulca düşüverirler umarım.Sevgilerimle.
    Cevapla

    YanıtlaSil

Sevgili Okuyucu!
Burada yazılanların tamamı birbirimize kimi zaman buruk kimi zaman ise hoşça vakit geçirtmek ve geçirmek arzusu ile yazılmış hikayelerden öte bir şey değil. Bu dünya yolculuğumuzda birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Beğenenler birlikte yürümeye devam ediyorlar. Amaçsa bir farkındalık yaratarak önümüzden geçenleri görebilmek. Bakmakla Görmek arasındaki derin farkı vurgulamak veya izah etmeye çalışmak gücümüzce.Söylediklerimin altındaysa paylaşma arzusundan gayri hiç bir şey yok.

Yüzünüz hep ışığa ve sevgiye doğru olsun.

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin

© Petit Prince Template by Petit Prince For Petit Prince Blog