{ margin-top:0px; position: relative; top: -50px; }

Ustamdan Masallar 1

Yazar ali ikizkaya 21.05.2009 Circa

Benim ustam koca bir adamdır. Adı Osman Levend. Nefesi körük, gönlü okyanus,kalbiyse ufacık. Amma adam gibi adam. Kahveyi,çayı bir de cigarayı pek sever. Dumanını saldımı koca dağlar bulutlandı zanneder adam. Ne iş yapar derseniz; taş ustasıdır. Gönüller, gönül mabedleri kurar. Matematikte bilge, geometride mükemmeldir. İnce ince hesaplar sonra da yontar durur taşları. Ben de onun çırağı. O benim Ustam ben de onun Cancanı. Eteğine yapışmışım, taşır durur beni bir bohça gibi yolculuğumuzda. Bizim dükkanda para pul geçmez. Tane tane sevgi tartılır, muhabbet alınır verilir. Ustam da ustasından öyle görmüş öyle bilmiş. Muhabbet ise gönül yarenliğine asl olan, Onun masalı onun dilinden;

Evvel Zamân içinde, Kalbur Samân içinde;
Gün'lerden bir Pazar, Ay'lardan İlk Bahar.
Bir gece önce yağmur yağmış, Güneş açmış sabah.
Bahçe'mdeyim; tembel, sâkin, bir az da mahmur; gül'lere bakıyorum dalgın.
Dün akşam fırtına vardı Güney'den; derin'liklerinden Lodos'un;
ta` Mısır İl'lerinden.
Sanki toz'ları yüklemiş bulut'lara, getirmiş deniz aşırı;
dökmüş bizim buralara, dalga dalga.
Kurumuş çoğu damla'cığın; içindeki toz yapışmış yaprağa, can'ı neki;
Güneş azgın, Güneş kızgın, Güneş yangın.
Nereden bilemem; içimde bir hayal uyandı, sanki unutulmuş bir hâtıra;
belki de önce'den yaşanmış bir hayat gibi.
Görmek istedim şu toz tâne'lerini yakın'dan.
İğildim baktım; sarı, siyah, kızıl hepsi bir arada.
Güneş'de pırıl pırıl göz kırptılar bana.
Aldım ceb'imden bir eski kâğıd; sıyırdım yaprağı yavaş yavaş,
dökmeden saçmadan hiç bir'isini.
İnce bir nefes var ya hava'da, uçacak gidecek sanki toz'larım kork'tum;
aldım girdim içeri, koydum masa'nın üstüne;
bir de çay demledim kendime, oturdum baş'ına toz'ların.
Tâne'lerim kâğıd'a bir güzel yerleşmiş; kıvrığına çukur'una toplaşmış,
hepsi rahat, aynen benim gibi.
Dikkat ile baktım bu giremediğim Dünyâ'ya;
kim'i düz, kim'i yuvar, kim'i az, kim'i karar.
Şeffaf'ı bile var, bunca toz ara'sında.
Ben böyle bir Pazar gün'ünü rahvan yaşar iken; sanki bir şey oynadı a`niden.
Çukur'undan fırladı bir toz tâne'si; gitti girdi bir başka kıvrım'ın içine.
Göz'lerim gene bir hain'lik peş'inde der iken ben;
baktım, kâğıd'ın köşe'sinden bana bakar toz tâne'si.
Bir de üst'üne sanki derin'lerden bir ses gelir gibi olmasın.
Düpedüz bunaldı iç'im, daraldı baş'ım.
Sonra güldüm kendi'me, şaka olsun yol'una; toz tâne'si kim'sin kim'lerdensin,
çekinme dost iç'indesin deyivermişim; nasıl olsa cevâb'ı gelmez diye.
İnsanoğlu, insanoğlu;
hiçmi görmedin bir toz tâne'si diye duyunca ince'den bir kahkaha;
doğru'su açılıverdi ağz'ımın hâne'si; kaldım öyle'ce; nefes'im iç'imde.
Yetmez'miş gibi Aman dikkat et insanoğlu, bir üflesen uçar giderim;
hiç bir şey'e yanmam, sohbet'imiz kalır yarı'da, demezmi toz tâne'si bana.
Sağ'ıma baktım, sol'uma baktım; benim ile birisi gönülmü eğler diye;
ne in var, ne cin var; bir ben, bir'de küçük toz tâne'si.
Pazar gün'ü ya; Bahar da geldi ya; deli'lik tam olsun dedim;
hoş geldin toz tâne'si; sefâ'lar getirdin toz tâne'si;
nerelerden göç'dün de geldin toz tâne'si diye buyur etdim ev'ime.
Güldü küçük dost'um bir süre; misafir'e sayıldığım pek olmaz da;
ya süprülür atılırım çala çırpı; ya da yıkanır dökülürüm su'lu sel'li
ona gülerim;
alma sakın üst'üne dedi toz tâne'si bana.
Dil'i bir az peltek; sanki yaban'mış da yeni gelmiş bu el'lere,
diye geçirir iken ben iç'imden;
Memleket'im Mısır'dır, bilir tanırmısın diye ses'leniverdi kırk
yıl'lık bir dost gibi.
Gülme sıra'sı ben'dedir deyib;
Mısır dediğin ben'im kan'ım olmasa da, can'ımın Ata'sıdır;
biz'ler Taş Usta'larının çıraklarıyız diye kabarır iken;
kesti toz tâne'si söz'ümü apansız.
Sen görebildiğin üç Kitab'dan sorabildiğini satarsın;
ben o sen'in Taş Usta'sı dediğin adam'ların alın ter'ine karışdım;
önlüğüne bulaşdım deyib oturtdu yer'ime ben'i cevâb'sız.
Ne yalan; hem ürkdüm, hem de merak etdim acaba'mı diye.
Mâdem öyle; kerem et, anlat bana Ata'mı Usta'mı toz tâne'si,
demişim fark'ında olmadan.
Hikâye'si uzun'dur; vakt'in varmı insanoğlu dedi toz tâne'si bana.
Artık kendi'mi kaptırmışım ya; zaman'dan bol ne var demişim, düşünmeden.
Surat'ı bir az asıldı toz tâne'min; geri döndü kâğıd'ın kıvrım'ına,
şöyle bir durdu, sonra da; zaman cahil'in sermâye'sidir; sen zenginmisin,
fakirmisin kestiremedim insanoğlu deyiverdi, bir tuhaf ses ile toz tâne'si.
Nereden geldi akl'ıma bilemem;
dinlemeye zengin, söylemeye fakir'im laf'ı çıktı ağz'ımdan.
Hiç olmaz ise Mesleğini inkâr etmedin, siyah ile beyaz'ı unutmadın;
amma ben Dünyâ'nın baş'ından beri buradayım;
siz insanoğlu ara sıra gelir gider'siniz; hattâ bir az da misafir sayılırsınız;
vakt'ini iyi kol'la insanoğlu deyib, geldi orta'ya tekrar biz'im küçük
toz tâne'si.
Kâğıd'ın dalga'sına şöyle bir yaslanıb;
sen bana kim'lerdensin, nerelerdensin diye sordun;
asıl şimdi ben sana, ne idim de ne oldum dinle bakda anlatayım,
deyib başladı bir uzun hikâye'ye biz'im küçük toz tâne'si.
Bu Dünyâ henüz daha çok genç iken;
deniz'ler kaynaşır, kıta'lar dalaşır iken; toprağı kızgın, orta'sı yangın iken;
ben su gibi akar, nâr gibi yakar sabır'sız bir garib taş idim.
Karanlık'da kalamadım, Gün yüz'üne varamadım;
ne yapayım, döküldüm yer yüz'üne.
Çıkar çıkmaz dondum kaldım olduğum yer'de.
Etraf'ımda yeni dağ'lar yürüdü,
ön'ümü arka'mı eski ova'lar bürüdü bin'lerce sene.
Ben hiç kımıldamadım, çakıldım kaldım olduğum yer'de;
baş'ım bulut, gönl'üm umut; bekledim yalnız, yapayalnız;
hasret bir çift Dost söz'üne.
Zaman geçti; ön'ümden, hemen ön'ümden bir su akar oldu;
zaman geçti; su büyüdü ırmak oldu; su'yu taş'dı, Vâdî'leri dolaşdı;
siz insanoğlu'nun Nil dediği nehir'lerin Ana'sı oldu.
Zaman geçti; nehir de dil bilir, Hak bilir oldu.
Söyleşir oldu; akıb gittiği yer'lerden haber getirir oldu.
Böyle'ce bildim insanoğlu'nun gelib geçtiğini; göçüb konduğunu;
nehir kıyı'sında yaşar olduğunu.
Ben o gün'ler etraf'ımı gurûr ile seyr'eder; uç'suz bucak'sız orman'lara,
sürüb giden dağ'lara bakar; Ülkem derdim hepsine.
Rüzgâr, yağmur yüz'ümden akar, temizler idi beni.
Ayak'larım yeşil'in öz'ü, omuz'larım açık gök yüz'ü;
ben bütün bu güzel gün'lerin biteceğini hiç düşünmeden,
bin'lerce sene daha geçti üzerimden; Öz'üm sağlam diye yıpranmadım fazla'ca.
Bir gün gelib geçen bir ak baba kartal;
nehr'in akıb gittiği yer'lerden büyük beyaz yaprak'ların süzülüb geldiğini;
iç'inde insan'ların olduğunu haber verdi gizli'ce.
Kara gün imiş bilemedim; doğru'su hele bak buralara kadar gelmiş insanoğlu;
kim bilir kim'in iş'inde; ne'yin peş'inde diye bir az da eğlendim bile.
Bir de baktım yanaşıverdiler ayaklarımın dib'ine;
kayık'ları çektiler kum'un üst'üne;
başladılar tırmanmaya yamaç'larımdan yukarı dikkat ile.
Ben gene pervâ'sız, haber'siz sevindim bir de;
yakından görür tanırım şu insanoğlunu diye.
Kara iri adam'lar idi hepsi, kara göz'lü, kara söz'lü;
el'lerinde kara tunc'dan çekiç'ler, kara tunç'dan keski'ler;
korkmadan, irkilmeden geldiler tam yanı baş'ıma kadar.
Ben daha selam dahî veremeden, ne oldu diye soramadan,
yüzüme bakıb sağlam Naftalit dedi birisi.
Doğru, hiç çatlak görmedim; Bu`ud olsa gerek dedi öbürüsü.
Bir üç'üncüsü çekic'in uc'u ile vurub dinledi âh'ımı bir süre; evet
damar'ı yok,
yapı'sı da hep Yakîn gidiyor, değişmez sonra'sı diye pekiştirdi karar'larını.
Soluk'landılar bir nebze; aman demeye zaman olmaya,
dayadılar koca keski'leri böğr'üme,
vurdular kara çekiç'ler ile durmadan dinlenmeden.
Ses'im çınladı çınlamasına ama; cevâb veren olmadı, dağ'lardan tepe'lerden.
Daha gün dönmeden, ayırdılar beni asıl kayam'dan üç adam boy'unda;
yıkıldım, uzandım yer'e boy'lu boy'unca.
Düşer iken; kırdım kol'unu bacağını bir kaç'ının hırs'ımdan.
Ama, ne oldu diyemeden, kırılanım dökülenim bilemeden;
baktım bir sürü taş parça'sı benim gibi yatırdılar yan'ıma;
hep'imiz ök'süz, hep'imiz yalnız, hep'imiz bir arada.
Sonra oturdular, bir şey'ler konuştular üzerimizde;
sanki biz hiç orada değil'mişiz gibi.
Kara gece döndü üzerime, soğuk ıslak; ben kendi taş'ımdan uzak,
ısınamadım bir türlü; gün olana kadar bekledim baht'ıma küskün;
Güneş bir defâ daha doğar belki diye.
Sabah ilk ışık'da ittiler biz'i bayır aşağı, nehir'den yan'a.
Kim'imiz kaydı indi su'yun baş'ına, kim'imiz saplandı batak çamur'a.
Bir kaç'ımız çatladı kırıldı yol'da yorgun ağaç'lar gibi.
Baktılar bir süre kırılan'lara batan'lara; iyi'ki şimdi oldu,
boş'una taşımayız dedi başlarındaki kapkara iri adam.
Kayık'ları çektiler kıyı'mıza, ip'ler sardılar dört bir yan'ımıza;
ağaç kızak'lardan kaydırıb yüklediler hepimizi alt alt'a, üst üst'e.
Yaprak kadar ince bir nesne çat'dılar soyulmuş bir ağac'ın üst'üne;
arkadaş'ım rüzgâr kapıp götüresi oldu,
uc'undan bağlayıb yakaladılar bu yelken dediklerini;
ne yapsın biçâre rüzgâr, doldurdu içini bütün gücü ile,
koyulduk yol'a akıp giden su'lar üst'ünde.
İşte ben o zaman korkdum siz insanoğlu'ndan dedi, usul'ca toz tâne'si bana.
Rüzgâr'ı bağlayandan; su'yun üzerinde taş kaydırandan,
bundan böyle hep çekinir oldum deyib bir müddet daldı, kaldı;
kendi Dünyâ'sında biz'im küçük toz tâne'si.
Akıl etdim, ben de susdum; bekledim küçük dost'um bir daha söyleşene kadar.
Bu ara'da ne anlatdığı dağ'ı, ne de koparılan koca kaya'ları doğru'su bu ya;
hiç göremedim şu biz'im küçük toz tâne'sinde.
Amma misafir dedik ya bir kerre, söz'ünü kesmeden dinlemek gerek elbet'de.
Üç'ü beş'i belli değil bir kaç nefes geçti sıradan,
hikâye'sine tekrar başladı bıraktığı aradan, biz'im küçük toz tâne'si.
Ay nerede ise bir kere daha dönmeden, cehennem sıcağı bir sabah;
Nehir'in duman'ı durulmadan, hayal gibi bir kalabalık gördüm uzak'dan.
Vurdukca kırk çeşit ses çıkıyor her tür'lü çekiç'den, taş'dan.
Bağıran, gülen, ağlayan bin bir lisan'dan.
Kayık'ları bir son hız ile bindirdiler kıyı'ya;
yüz'lerce küçük kuru adam sıçradı üst'ümüze.

Gene bağlayıb dört bir taraf'dan ip'ler ile;
kaydırdılar kıyı'ya hepimizi bir çırpıda.
Küçük kuru adam'lar dizildiler kenar'a bir sıra, bekledik uzun bir süre.
Güneş tam yukarı çıkmağa bir karış kala, el'leri yüzük'lü,
kol'ları bezek'li bir ince uzun adam gözükdü uzak'dan.
Ağır yürümesinden belli; efendi sınıf'ından.
Sanki Su'dan gelir imiş gibi akdı yan'ımıza, tek'er tek'er yokladı hepimizi.
Kim'imize tebeşir ile bir çizgi;
kim'imize bilinmez bir işâret koydu ince uzun adam.
Bana gelince durdu bir uzun zaman, sağ'ıma bir bakdı, sol'uma bir bak'dı,
döndü bir daha bakdı.
Kenar'daki sıra'da küçük kuru adam'ların ara'sında gezindi derin kara göz'leri.
Aradığını bulunca, yan'ına çağırdı bir kaş çatım'ı ile.
Zincir'ini kösteğini sürüyüb koşub geldi biçâre, yer'e kapandı hemen,
ince uzun adam kızmadan.
İki kara mızrak'lı, kara yürek'li adam; tutub kol'larından kaldırdılar,
ince uzun adam bakmadan.
"Taş'ların en uygun'u bu; doğru ölç, doğru biç, doğru yont;
yoksa......." deyib, boş bıraktı laf'ın arka'sını, anlayan vardır
nasıl olsa diye;
derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun adam.
Kim'e baksam, kim'i dinlesem diye uğraşır iken ben,
dört bir taraf'ıma ağaç çattılar; bir de üzerine hasır sardılar;
Güneş'i dahî zor görür oldum dedi küçük toz tâne'si bana.
Derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun efendi gider gitmez;
ortadan kayb'oldu küçük kuru adam.
Tez el'den geri döndü; bel'inde bir deri ön'lük, el'inde bir torba
ağır mı ağır.
Tunç çekiç'lerin ses'ini, tunç kalem'lerin sivri'sini hemen fark'etdim torbada.
Bir de küçük kuru kadın geldi yanında;
bir el'inde hasır bohça, öbür el'inde sedir tahta.
İkisi de ses'siz iliştiler bir köşe'sine gölgenin, fısıldaşdılar usul'ca;
kadın ürkek, erkek yılgın.
Kadın sedir tahta'ya serdi un'u, hamur kardı bir müddet.
Erkek geldi dikildi baş'ıma; bakdı uzun uzun, yorgun göz'lerinde gizli
bir hiddet.
Üç beş çalı yakdı kadın, taşdan oyma bir kâse koydu köz'ün üst'üne,
içinde doyurucu tâze maya.
Erkek, üzeri çizgi'li bir çıta çıkardı torba'dan, kaba'ca ölç'dü
en'imi boy'umu;
bir tebeşir ile mîm koydu sağ'ıma sol'uma.
Sonra sıcak ekmeği yediler, banıb çamur'lu zeytin yağ'ına.
İşte bundan sonra keski ile, çekiç ile başladı Ustam ben'i yontmağa.
Dağ'da beni yer'imden koparanlar gibi değil'di vurduğu çekiç.
Sanki okşar gibi düzeltmeğe çalışdı bu küçük kuru adam beni der iken,
dalgın idi küçük toz tâne'si. Kim bilir, belki de ısınmış idi Usta'sına.
Rüyâ'sından silkinib küçük toz tâne'si; bir bir anlatdı gördüklerini,
duyduklarını.
Sıra sıra taş'lar; üzerlerine eğilmiş yorgun baş'lar;
hüzün'lü bir şarkı var dudak'larda, çekiç vurdukca inleyen hep aynı
mısrâ'larda.
Düzeldikce sağ'ım sol'um; değişdi küçük kuru adam'ın alet'leri.
Kenar'larım Üst Taraf'a dik'lendikce, gönye ile;
Toprağa ses'lendik'ce, şâkul ile tartar idi beni.
Ara sıra adetâ korkarmış gibi tesviye tutardı tam boy'lu boy'umca.
Sallandıkca tesviyenin şâkul'ü bir az aykırı'ya; kendi kendi'ne mırıldanır,
göz karar'ı alırdı bir kaç tırnak kalınlık şura'dan bura'dan.
Böyle'ce geçti gün'ler, geçti ay'lar; soğuk kış geldi çöktü karanlık dünyâ'ma.
Küçük kuru kadın bir kaç kat post serdi üst'üne hasır'ın;
küçük kuru adam üşümesin diye.


Artık ne çekiç, ne kalem kaldı Usta'mın el'inde diye gülümsedi toz tâne'si.
Bir kaç boy değirmi çakmak taş'ı el'inde, vursan yumurta kırmaz darbe'ler ile;
tam düz etmeğe çalışdı beni gün'lerce;
Bahar ince yeşil parmak'larını gösterene kadar.
Artık çardağı bozdu küçük kuru kadın; küçük kuru adam sıkılmasın diye.
Güneş vurdu üst'üme birden ay'larca sonra; inanamadım,
ben bu mu idim dedim kendi kendime diye hatırladı birden küçük toz tâne'si.
Sanki rüzgâr'sız bir gün'de,
herkez'e kendi resm'ini hediye eden durgun su'yun yüz'ü gibi parlak ve düz;
iç'imdeki her kum zerre'si; her toz tâne'si can'lı gibi.
Ertesi sabah haber'siz, bir az da surat'sız göründü uzak'dan;
derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun efendi.
Hemen sindi bir kenar'a küçük kuru adam; ürkek, yılgın;
karı'sı çöküverdi yan'ı baş'ına; bir el'i göğs'ünde korkak, nefes'i durgun.
Gelib dolandı hız'lıca üç kere etrâf'ımda ince uzun adam,
durmadan önce küçük kuru adam'ın tam ön'ünde.
İki kara mızrak'lı, kara yürek'li adam davrandı;
Efendi'lerine şirin görünmek maksad'ları.
Durdurdu herkez'i ince uzun adam; sonra kuşağından iki sopa çıkardı,
sap'larından bir'i bir'ine bağlı; açılır kapanır, ne yapacağı bilinmez,
yatırdı el'inin aya'sına; bundan sonra hep bir tutdu iki sopa'yı;
görünmez bir şey'ler ölçer iken üzerimde.
Neden sonra iş'i bitdi; ayağa kalkdı ince uzun adam.
Bütün çekiç'ler, bütün ses'ler kesildi birden her taraf'da.
Nefes'ler tutuldu, kuş bile uçmaz oldu hava'da.
Değişmeyen göz'leri uzun zaman takıldı kaldı küçük kuru adam'ın yüz'ünde.
Gene değişmedi o derin kara göz'leri;
ancak bir küçük hareket yaptı el'i ile kara yürek'li adam'lara.
Bir an'da çözdüler zincir'lerini; saldılar köstek'lerini küçük kuru adam'ın.
Hür'dü artık; sanki yaptığı iş'in karşılığını almışdı artık.
Çünki, ince uzun efendi de bilirdi, nafaka'sı ödenmeyen kapı üst'ü taş'ı,
ağır ödetir idi mimar'ına bedel'ini; ya kan ile, ya da can ile.
O gece sarhoş oldu küçük kuru adam; bir yüksük hurma şarab'ı ile.
İçmese de olurdu ya, şân'ındandır dediler arkadaş'ları,
kendileri efendi'nin gönderdiği testi'leri kan'a kan'a içer iken gizlice.
Geç olub herkez gidince çardağına; kaldı bizim iki küçük kuru âşık baş baş'a.
Yatdılar kaldılar bir yan'da, uzun bir zaman sonra;
küçük kuru kadın döndü küçük kuru adam'a göz'leri ışıl ışıl;
artık hür'sün, nafaka'nda var; alırmısın bana bir tezgâh;
bez dokur, giydiğimizi dikerim, fazla'sını satarım;
kimse'de kalmaz lokma'mız, deyiverdi bir kaç nefes'de.
Küçük kuru adam, bir tezgâh'ın kaç'a mâl olduğunu bilmeden;
kaç ay çalışması gerektiğini düşünmeden olur dedi;
o hür adam'ların, sorum'suz korku'suz, vurdum duymaz gülüş'ü ile.
Sabah oldu ilk defa ben fark'etmeden; sanki bir de dalmışım geceleyin;
her taraf'ım ısınmış, Işık ile yıkanmakdan.
Herkez bir telaş fırladı üç köşe'den, en baş'da benim küçük kuru Usta'm;
sardılar etraf'ımı, ip'ler doladılar dört bir yan'ıma;
yuvarlak kütük'ler üzerinde ağır ağır çekildim,
insan yapı'sı bir toprak bayır'dan yan'a.
Yetmedi güc'ü çeken'lerin sonra'sına, kaldım bayır'ın tam orta'sında.
İşte o zaman bir az daha yakından tanıdım siz insanoğlu'nu,
diye mırıldandı acı acı küçük toz tâne'si.

Nereden geldiler bilinmez; kırbaç'lı adam'lar belirdi apansız,
beni çeken sırt'ların ter'ine kan karışdı; kara kaytan'dan, sarı deri'den.
Ses'leri hiç çıkmadı kan'ı akan'ların; kol'ları hiç yorulmadı kırbac'ı
vuran'ların.
Güç belâ geldik bayır'ın son'una; bir dizi taş var üst üst'e sıra'lı.
Hepsi de benim gibi cilâ'lı amma benim yer'im hepsinden ayrı, çünki
ben; Firâvun'un son geçeceği kapı'nın üst'ünde duracağım,
zaman'ın son'una kadar.
Yerleşince yer'ime, sağ'ımdaki taş gülümsedi yüz'üme.
Aynı dağ'dan gelmişiz, uyduk hemen bir'i bir'imize.
Sol'umdaki taş Nehr'in öbür taraf'ından; çakmak taş'ları var iç'inde
ufak tefek.
Tam oturamadık yatak yatağa; ileri geri sürtüp alıştırmak gerek.
İşte insanoğlu, ne oldu ise orada oldu; ben kendi'mi taş'ın kendi'si
bilir iken;
bir küçük çakmak taş'ı parladı âniden, çakdı derin'den;
ayırdı şu gördüğün küçük toz tâne'sini şeref'li geleceğinden.
Yer'lere düşdüm; ayak'lara bulaşdım; kimse beni görmez, tanımaz oldu birden.
O gün'dür, bu gün'dür insanoğlu; gezerim eski dost'um rüzgâr'ın sırt'ında;
bilirim baktıkca sen bana; göremezsin o eski kaya'ları, o cilâ'lı taş'ları.
Ama şu'nu unutma insanoğlu;
siz'ler de, kendinizden çok daha Büyük bir Varlığın toz'usunuz ancak,
siz'ler bilmeseniz de, deyiverdi küçük toz tâne'si bana.
Doğru'su bu ya; üzüldüm küçük dost'umun baht'ına;
ama alamadım kendimi sormakdan;
ne oldu şu biz'im küçük kuru adama diye.
Mezar'in iç'ini gördü bir kerre dedi'ler; Firâvun ile berâber gömdüler;
sır'rını kimse'ye veremesin diye.
Küçük kuru kadın'a beş parça gümüş verdiler; çok düşünmesin diye.
Bir gün yas tuttu küçük kuru kadın, komşu'ların tam ön'ünde;
iki'nci gün iki tulum şarab satın aldı bir gümüşe, ev'dekilere hediye
olsun diye;
üç'üncü gün üç çuval buğday satın aldı bir gümüş'e, köy'de ekilir diye;
dörd'üncü gün dört testi yağ satın aldı bir gümüş'e, göç'de iş'e yarar diye;
beş'inci gün beş harar su aldı bir gümüş'e, yol'da içilir diye;
altı'ncı gün altı kulaç ip satın aldı bir gümüş'e, yük sarmağa yarar diye;
yedi'nci gün karanlık çökünce;
süzüldü çardağından gizlice, kimse'ler görmesin diye.
Dolandı koca Mezar'ın gölge taraf'ına,
saydı sağ köşe'den taş'ları üç el'in parmağı kadar;
tıpkı küçük kuru adam'ın kendi'sine her gece uyumadan önce bellettiği gibi.
El yordam'ı yok'ladı küçük kuru adam'ın yontduğu en hile'li taş'ı;
buldu çentiği kenar'ında, sokdu keski'yi iç'ine, itdi bütün güc'ü ile.
Kaydı düşdü koca taş ince bir kum sel'i üzerinde.
Durmadan girdi koca Mezar'a küçük kuru kadın,
geçti karanlık dehliz'leri, indi daracık geçit'leri, geldi bir kara
kuyu'nun baş'ına.
Bir kere nefes'lendi, sonra ses'lendi yüreğinden ürkek'ce;
"Oradamısın" diye, küçük kuru kadın, kuyu'nun soğuk derinliklerine.
Sanki bilinmeyenden, sanki bir daha hiç görülmeyecekden;
sanki Ölüm'den bir nefes duyuldu.
Saldı altı kulaç ip'i kuyu'nun dib'ine küçük kuru kadın;
taş yontmakdan taş'laşmış kol'lar, çekdi çıkardı küçük kuru adam'ı yukarı.
Geçtiler dehliz'leri geçit'leri, çıktılar kara gece'nin kucağına hiç
konuşmadan.
Orada bir an durdu küçük kuru adam;
bakar iken sene'lerce esîr'i olduğu çardak'lara uzak'dan,
göremedi bir hayal gibi koca Mezar'ın gölge'sinde duran;
derin kara göz'lü, yüzük'lü bezek'li, ince uzun adam'ı;
o derin göz'lerinde bir gülümseme, belli belirsiz.


Korkmayın, dinleyin; deyib bir kaç söz ile gösterdi Rüyâ'ların doğduğu
Işık'ları, O'nun va`ad etdiği toprak'ları.
Sonra karışdı kayboldu karanlık'larda akan bir su gibi; sanki hiç olmamış gibi.
Dehşet'leri, hayret'leri durulunca dönüb yürüdüler;
küçük kuru adam ile küçük kuru kadın sessiz'ce;
kurtuluş'a doğru, hürriyet'e doğru, yeni'den var oluş'a doğru,
Güneş'in ilk Işık'larını yaydığı yer'lere doğru.
Bundan sonra sus'du bir zaman biz'im küçük toz tâne'si.
Anladım derd'ini, deşmedim yara'sını; bir az neşe'lensin diye;
nereleri gördün dost'un rüzgâr'ın sırt'ında diye sordum usul'ca.
Bir az küskün, bir az üzgün; gitdi kâğıd'ın bir az öte'sine;
sana hiç anlattımmı çıkış'ımı Mısır'dan insanoğlu diye ses'lendi bana.
Hayır dost'um; hiç duymadım, anlat ne olur deyince;
kırk yıl'lık bir çöl fırtına'sı çizdi bana kafa'mda,
kabarmış dağ'lar gibi sarı toz'dan, kara bulut'dan.
Öyle'ce geçmişler Sinâ'yı hep beraber, bir hışım ile;
gelmişler tepe'leri dalga dalga orman'lık bir memleket'e.
Bahçe'leri üzüm sıra'lı, vâdî'leri zeytin dayalı, yamaç'ları sedir döşeli;
tıpkı derin kara göz'lü, hüzün'lü yürek'li, ince uzun yaşlı bir adam'ın;
bir kaç zaman önce, bir Mezar gölge'sinde va`d etdiği gibi.
Bu memleket'de artık ölmüş çöl canavar'ı,
çökmüş bütün toz'lar ara'daki Vâdi'lere;
sanki tarla'lara can verecek sarı bir ırmak gibi.
Ben ise dedi küçük toz tâne'si, ben alıştığım yer'leri severim;
baktım bir kalabalık, gene taş'lar, çekiç'ler çınlıyor yalnız bir
tepe'nin etraf'ında;
kızıl sakal'lı adam'lar ter'liyor çekilen ip'lerin uc'unda.
Rüzgâr'ın bir dil'inden kıvrılıb inince koskoca bir alan'a;
durub düşemedim istediğim yer'e,
gittim yapıştım kızıl sakal'lı bir usta'nın ter'li aln'ına.
Kurtulayım derken ben, el'i ile sildi ter'ini;
gidib önlüğüne bulaşdım, kaldım bir köşe'sinde kuzu deri'sinin.
Mısır'daki Usta'ma hiç benzemiyor bu kızıl sakal'lı adam'lar;
zincir köstek görmedim kimse'de; kırbaç hele hiç yok orta'larda.
Her taş ocağında olur ya, bir düzine değişik dil dönüyor ağız'larda;
amma kimse'nin inandığı başka değil buralarda.
Neden bilinmez, delik deşik taş'dan bir tepe'nin etraf'ını;
on adam boy'u bir duvar ile çevirmeğe çalışıyor hepsi bir arada.
Ad'ı bile yok tepe'nin; kim'i dinlesem Harman Yer'i deyib geçiyor kısa'ca.
Bitince duvar, bir'de Binâ kuracaklar imiş tepe'nin tam üst'üne.
Her Hür İnsan kendi'sini bilsin; Her Hür İnsan O'nu tanısın,
Harman Yer'inde çöp'ünden çapağından sıyrılsın diye.
Ölecek'lere Mezar değil, Yaşayacak'lara Mâbed olsun diye.
Herkez'in nafaka'sı var; herkez'in yer'i belli burada.
Önlüğüne bulaştığım kızıl sakal'lı adam; Mısır'lı kadar Usta değil belki amma;
çok daha çabuk iş görüyor; hür olduğundan olsa gerek;
çünki pek bir şevk ile çalışıyor.
Cilâ'lı değil belki işledikleri taş'lar amma,
çok daha sağlam duvar ördüklerine ben şâhid'im dedi küçük toz tâne'si bana.
Ne de olsa bin'lerce sene ayak'da kalan duvar'ları;
gün'lerce ağlayan insan'ları görmüş, dinlemiş olsa gerek.
Asıl beni en çok şaşırtan dedi küçük toz tâne'si bana;
kızıl sakal'lı Usta'mın kalıb yontar iken, kara tunc'u döker iken;
çocuk'larına anlatdığı hikâye'ler oldu.


Ana'sının anlatdığına göre Güneş'in kayb'olduğu yer'lerden göçmüşler.
Hattâ kızıl sakal'lı Usta'mın söylediğine göre kaçıp da gelmişler.
Ata'sını hiç görmemiş, uzun çöl yolunda bir yer'lerde kalmış,
Ana'sı deniz böcek'lerinden boya kaynatılan bir belde'ye yerleşmiş,
Oğl'unu burada doğurmuş ama neden, nereden kaçtıklarını hiç söylememiş.
Sa`dece çöl'ü geçerler iken,
yıldız akan bir gece'de artık iki'nci bir can taşıdığını söyleyince sevinç ile;
Ata'sı zâten son kalan beş'inci harar'daki su'larından bir daha hiç içmemiş;
asıl ihtiyac'ı olana kalsın diye.
Bir kaç gün daha yürüdükden sonra,
kurumuş soluğu adam'cığın; içindeki toz barışmış toprağa, can'ı neki;
Güneş azgın, Güneş kızgın, Güneş yangın.
Kalmayınca artık mecâl'i, çökmüş kalmış bir kum tepe'sinin gölge'sine;
buradan ileri artık sen yalnız yürüyeceksin demiş;
kızıl sakal'lı Usta'mın Dul Ana'sına.
Sen düz yürüdük'ce; asl'ımız bilinecek,
Sen Hür yaşadıkca; nesl'imiz yürüyecek,
Güven'im tam'dır sana, diyebilmiş güç'lük ile.
Küçük kuru kadın göz yaş'ları bitince, hıçkırık'ları tükenince;
sormuş usul'ca, doğacak olan'ın ad'ı ne olsun diye.
Kızıl Sakal'lı Usta'mın küçük kuru Ata'sı son bir gayret ile;
ism'ini bilemem ammâ, dilerim;
öğrendiğini İhram gibi örter olsun; öğreteceğini Ehram gibi ölçer olsun;
Vereceğini Hurma gibi saçar olsun; alacağını Haram gibi tartar olsun;
Sevdiğinin günâh'ına Mahrem; düşman'ının sevâb'ına Muharrem olsun;
dilerim öyle olsun, diyebilmiş bitkin ama artık sâkin;
son nefes'i gelip geçen bir rüzgâr'a katılıb asıl hürriyet'e doğru
uçub gider iken.
İşte bundan'dır; ben fırtına'yı, rüzgar'ı pek bir severim.
Her geçiş'inde bildik bilmedik; sevdik sevmedik, nice dost'un ses'i var'dır;
hattâ son nefes'i var'dır; ama duyub dinleyene dedi küçük toz tâne'si bana.
Sonra yorulmuş olsa gerek,
gitdi girdi kıvrım'ına kâğıd'ın kaldı öylesine ses'siz, suskun.
Üstelemedim, gün olur devrân döner; gene söyleşir, gene dert'leşiriz
nasıl olsa diye.

Gök Yüz'ünden üç gül düşdü bahçe'me;
Bir'incisi;
Hakikî sevgi'nin sonsuz sâdâkat ve itîmat olduğunu duyabilen bütün
çırak'lar için,
İki'ncisi;
Her karanlık kuyu'nun, er veyâ geç aydın'lık bir çıkış'ı olduğunu
görebilen bütün kalfa'lar için,
Üç'üncüsü;
Koparıldığı Kaya'ya hiç bir zaman ulaşamayacağını bilse bile;
O'nu bir ömür boy'u özleyecek ve arayacak olan bütün küçük toz tâne'leri için,

Ben duydum, ben anlatdım; sanmayınki kul söyletir;
Hayal perde'si deyib geçmeyin; gölge'yi Asıl Sâhib'i gösterir.
Bilen'ler ersin murâd'ına, Eren'ler varsın Kerâmet'ine;
Anlatılan kıssa'ya, dinleyenlerin hisse'si ışık gönderir.

Osman Levend.

edit post

0 Yorum Yapılmış Ustamdan Masallar 1 İçin

Yorum Gönder

Sevgili Okuyucu!
Burada yazılanların tamamı birbirimize kimi zaman buruk kimi zaman ise hoşça vakit geçirtmek ve geçirmek arzusu ile yazılmış hikayelerden öte bir şey değil. Bu dünya yolculuğumuzda birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Beğenenler birlikte yürümeye devam ediyorlar. Amaçsa bir farkındalık yaratarak önümüzden geçenleri görebilmek. Bakmakla Görmek arasındaki derin farkı vurgulamak veya izah etmeye çalışmak gücümüzce.Söylediklerimin altındaysa paylaşma arzusundan gayri hiç bir şey yok.

Yüzünüz hep ışığa ve sevgiye doğru olsun.

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin

© Petit Prince Template by Petit Prince For Petit Prince Blog